<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360</id><updated>2012-01-28T17:05:43.204+02:00</updated><title type='text'>GÖNÜL SOHBETLERİ</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>63</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-8460669922270481078</id><published>2008-12-13T12:48:00.002+02:00</published><updated>2008-12-13T12:52:47.350+02:00</updated><title type='text'>İnsan VAV şeklinde doğar, Bir ara doğrulunca kendini ELİF sanır..!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Dpp9ekLE6KY/SUOTlsDRCeI/AAAAAAAAAGg/1SgmpXuR-Fg/s1600-h/vavkk3.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279225463897655778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 210px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Dpp9ekLE6KY/SUOTlsDRCeI/AAAAAAAAAGg/1SgmpXuR-Fg/s320/vavkk3.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="wlmailhtml:%7B7A56425B-EE0F-47A8-8921-1434C94D8514%7Dmid://00000154/!x-usc:http://imageshack.us/" target="_blank" rel="nofollow"&gt;&lt;/a&gt;İnsan VAV şeklinde doğar, Bir ara doğrulunca kendini ELİF sanırİnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası VAV'dadır, ELİF uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi ELİF'le başlar. ELİF kainatın anahtarıdır, VAV kainattır.Rabbi VAV gibi mütevazi olsun ister kulları.Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü ELİF'te kalmıştır.İbrahim ateşte VAV'dır, Nemrut bizzat ateşe odun.Yunus, VAV olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?VAV'ın ELİF'le münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengesi de o kadar düzgündür.Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.Evvelde ELİF'tir, bir ilahi nefesle ahirde VAV olur kainat.Manayı bilmeyenler VAV diyemez VAV derler..Buna anlamca vaveyla denir.Yani VAV olamadıkları için feryad edenlerin halidir.ELİF bir ağaç ve insan onun dalıdır.Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.Her biri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. VAV olur o ağacın gölgesine sığınır.Ve ALLAH insana seslenir, Peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem VAV ol der insana."Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir."Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;"Sabır ve namazla ALLAH'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve ALLAH'a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.İşte o ayet: "Secde et, yaklaş!"Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.Secde et, VAV ol, vay dememek için la şey olan insan her şey demek olan Rabbinin önünde…!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;alıntı yapılan kişi mahlası: Laedri Dost&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-8460669922270481078?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8460669922270481078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8460669922270481078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/12/insan-vav-eklinde-doar-bir-ara.html' title='İnsan VAV şeklinde doğar, Bir ara doğrulunca kendini ELİF sanır..!'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Dpp9ekLE6KY/SUOTlsDRCeI/AAAAAAAAAGg/1SgmpXuR-Fg/s72-c/vavkk3.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-3447297442657870268</id><published>2008-10-22T22:01:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T22:01:59.567+03:00</updated><title type='text'>YALAN YERE YEMİN VE ŞAHİTLİK</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;YALAN YERE YEMİN ve ŞAHİTLİK                                         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’anda yemin şu manalarda kullanılmıştır.&lt;br /&gt;1.      Yaratılıştan insanda bulunan Allah’ı tanıma yeteneğidir. Araf 172 de bu fıtrat ahdine işaret vardır.&lt;br /&gt;2.      Sahabelerin O’na bey’ati, Müslümanların Efendimiz (sav) e dinin bütün emirlerini üstlendiklerine dair söz vermeleri&lt;br /&gt;3.      İnsanların kendi aralarındaki sözleşmeleri, randevular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müminler doğuştan Allah’a ve peygambere söz vermişlerdir. Kendi aralarındaki söz dahil hepsini tutmak gerekir. Allah adına vermiş yemin de etse bu sözü yerine getirmek vacip olur. Bu durumda sözünü tutmamak, yeminini bozmak günah işlemek demektir. &lt;br /&gt;Verdiği sözü tutmayan Müslümanlığının en önemli vasıflarından birini kaybetmiş, sözünü tutmayan münafık ve müşriklerin vasfını almış olur.&lt;br /&gt;Allah Kur’anı Kerimde Tebük savaşına katılmayan daha sonra da yeminler ederek yalandan mazeret uyduran münafıklardan bahseder.&lt;br /&gt;“Sizden olduklarına yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur” ( Tevbe 56 -57)&lt;br /&gt;“Sizi memnun etmek için Allah’a yemin ederler. Halbuki inanmış olsalardı. Allah’ı ve Resulünü hoşnut etmeleri daha uygundu. Bilmediler mi ki kim Allah’a ve elçisine karşı koymaya kalkarsa onun için sürekli duracağı cehennem ateşidir.”&lt;br /&gt;Münafıklar sana geldiği zaman “ senin Allah’ın elçisi olduğuna yemin ederiz.” Bunu Allah bilir ve onların yalancı olduklarına da Allah şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp Allah yoluna engel olurlar. Onların yaptıkları ne kötüdür.( Münafikun 103 )&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yalan yere yemin edenlerin durumu: Kur’anı Kerimde işlenen içki, kumar, zina gibi günahların hiç biri için bu derece tehdit verilmemiştir. Allah onların yüzüne bile bakmayacak. Yani işi bitmiş onların. Artık onlar acı bir ızdırabın içine atılırlar. “Allah’a verdikleri sözü ve yemini az bir paraya satanlar var ya, işte onların ahrette bir payı yoktur, Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır.” ( Ali İmran 94 / 77)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Efendimiz (sav) buyuruyor ki;&lt;br /&gt;“ Münafığın alameti üçtür. Söz verince durmaz, emanete hıyanet eder, konuşunca yalan söyler. ”&lt;br /&gt;Menfaat karşılığı yalan söyleyenler yalan yere şahitlik edenler için de “ onlar az bir pahaya sözlerini satarlar. Ne kadar çok kazanç elde etse de ahiret nimetleri yanında dünyanın bir değeri olmaz. Efendimiz (sav) böyleleri hakkında şöyle buyurdu; “Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onların yüzüne bakmaz, onları temizlemez, Onlar için acı bir azap vardır.” Efendimiz (sav) üç defa böyle buyurdu.&lt;br /&gt;Muaz; “Kim bu ziyana uğrayanlar ya Resulallah? Diye sordu. “Müsbil ( elbisesini yerde sürüyerek çalım atarak) yürüyen yalan yere yeminle ticaret yapan, verdiklerini başa kakan kimselerdir” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Kim bir malı ele geçirmek için yalan yere yemin etse Allah’a kavuştuğu zaman Allah kendisine kırgın olur”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onlar; çölde yanında bulunan fazla suyu yanındaki yolcuya vermeyen, ikindiden sonra malını satmak için yalan yere yemin eden,, dünya için devlet başkanına biat edip de mal verilmeyince sözünden döner”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YALANCI ŞAHİTLİK&lt;br /&gt;Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de , yalancı şahitliktir. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin hatır ya da çıkar için hakimin huzurunda yalancı şahitlik yaparak haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarmaya çalışması, büyük bir vebaldir. Çünkü yalancı şahitlik, Allah’a şirk koşmadan sonra gelen büyük günahlardan birisidir.   &lt;br /&gt;Şahitlik, bildiği veya gördüğü bir olaya tanıklık etmek demektir. Yalan şahitliği yapan kimse  üç çeşit günah işlemiş olur: Birincisi, yalan konuşuyor. İkincisi, haksız olan kimseye yardım ediyor. Üçüncüsü de haklı olanı kötü duruma düşürüyor. Yalan şahitliği yapmak nasıl günah ise bildiğini ve gördüğünü söylememek de aynı şekilde günahtır. Çünkü bu durumda haksız olanın bilinmesi, suçlunun cezalandırılması örtbas edilmiş olur.&lt;br /&gt;Yalanın her çeşidi günahtır. Hele yalancı şahitliği, yalanın en çirkini ve en zararlısıdır. Herhangi bir çıkar için yahut hatır için yalan şahitliği yapmak büyük günahtır. Yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü alacağım diye kendi ahiretini yıkmış olur. Sonra da yaptığı  yalan şahitlikle hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur. Evet, bir mü'minin işlemediği bir günah yüzünden eziyet görmesi, buna sebep olanı rahatsız etmeyecek mi? Bunu düşündükçe içi sızlamayacak mı? Kendisine böyle bir muamelenin yapılmasını nasıl istemiyorsa kendisi de başkasına böyle muamele yapmamalıdır.&lt;br /&gt;Yüce Allah, Nisa süresinin 135. ayetinde mealen şöyle buyurur. “ Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun.( haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup, adaletten sapmayın. (şahitliği) eğip büker ( doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sevgili peygamberimiz bir gün ashabına büyük günahları anlatırken , bunların Allah’a şirk koşmak, haksız yere insan öldürmek,ana- babaya asi olmak ve yalancı şahitlik yapmak olduğunu söylemişlerdir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz yalancı şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğunu anlatmak için dayandığı yerden doğrulup dizlerinin üzerine gelerek ; onu birkaç kez tekrarlamış ve hiddetinden mübarek yüzü kızarmıştı. Diğer bir hadisi şerifinde de; “şahitlik için çağrıldığı halde bildiğini gizleyerek, şahitlikten kaçınan kimse, yalancı şahitlik yapmış gibidir.” buyurmuşlardır. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yalancı şahitlik yapan her şeyden önce kendisine zulmetmiş, ve en büyük kötülüğü yapmıştır. Çünkü başkasının dünyası için kendi ahiretini ebedi mutluluk yurdunu satarak cehennemi satın almıştır. Bunun yanında haklı çıkarmak için şahitlik yaptığı kimseye de kötülük yapmıştır. Çünkü haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve aleyhine yalancı şahitlik yaptığı kimseye de zulmetmiştir.  Onun hakkını başkasına çiğnetmiş, hakkının zayi olmasına yol açmış, onu herkesin nazarında haksız duruma düşürmüş, ayrıca mahkemeyi de yanıltmıştır.&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz (sav) ; “Ben de bir insanım. Sizler aranızdaki anlaşmazlıkları bana getirmektesiniz. Olabilir ki biriniz delillerini diğerinden daha iyi arz eder, ben de ondan işittiğim şekilde hükmedebilirim. Bu şekilde kime kardeşinin hakkını vermişsem , ona ateşten bir parça vermiş olurum.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yalancı şahitliğin kefareti yoktur. Yalnız tevbe etmekle de bunun vebalinden kurtulmak kolay değildir. Çünkü bu bir kul hakkıdır ve bu hakkı ihlal eden kişi, ancak mağdur ettiği tarafın zararını telafi ederek, helallik isteyip gönlünü aldıktan ve bir daha yapmamak üzere tevbe edip, Allah’dan af diledikten sonra affını ümit edebilir. Mü’min acı da olsa gerçeği söyleyen ve kendi aleyhine bile olsa hakikat ve adaletten ayrılmayan insandır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;III-                Konu İle İlgili Ayet ve Hadisler&lt;br /&gt;                                                                                                 &lt;br /&gt;يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَو الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيّاًأَوْ فَقَيراً فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً&lt;br /&gt;                           &lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىأَلاَّ تَعْدِلُواْ اعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mü’minlerin vasıfları sayılırken şöyle buyurulmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُون&lt;br /&gt;“Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِمَرُّوا كِرَاماً&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Konu ile ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır:&lt;br /&gt;Ahzap,33/ 58, Bakara,2/ 140-142 –146 -188-282-283; Al-i İmran, 3/169;Nisâ,4/ 135;Hadid,11/19; Maide,5/8-106-108; En’am, 6/152; Ahzab,33/70-71;Talak, 65/2. ayetlere bakılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  وعن زيد بن خالد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺺ: أَ أخْبرُكُمْ بِخَيْرِ الشُّهَدَاءِ؟ الَّذِي يَأتِي بِشَهَادَتِهِ قَبْلَ أنْ يُسْألَه&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Zeyd İbnu  Halid (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Size  şahidlerin en hayırlısını haber vermeyeyim mi: O kendisine taleb edilmezden önce şehadet etmeye gelendir." &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    عن أبي بكر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ ﺹ: أَ أُنَبِّئُكُمْ بِأكْبَرِ الْكَبَائِرِ؟ ثﻶَثاً. قُلْنَا: بَلى. قَالَ: اﻻشْرَاكُ باللّهِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَقَتْلُ النَّفْسِ، وَكَانَ مُتَّكِئاً فَجَلَسَ فقَالَ: أَﻻ وَقَوْلُ الزُّورِ، وَشَهَادَةُ الزُّورِ. فَمَا زَالَ يُكَرِّرُهَا حَتّى قُلْنَا لَيْتَهُ سَكَتَ&lt;br /&gt;Ebu Bekr (RA) dan rivayet olunmuştur.Peygamberimiz: "Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi? buyurdu. Dinleyenler:  Evet, bildir, ey Allah'ın Resûlü, demeleri üzerine, Peygamberimiz:  Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek, adam öldürmek buyurdu. Sonra da dayandığı yerden ayrıldı ve  oturdu: İyi dinleyin, bir de yalan söz, yalan  şahitliğidir, buyurdu. Bu sözü durmadan tekrar ediyordu. Orada bulunanlar:  Keşke sükut buyursalar, dediler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وعن أيمن بن خُرَيْم بن فاتك قال:  قَالَ رَسُولُ اللّهِ( ﺹ): عُدِلَتْ شَهَادَةُ الزُّورِ إشْرَاكاً بِاللّهِ تَعالى. ثُمَّ قَرَأ: فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ ا‘وْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ حُنَفَاءَ للّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ.&lt;br /&gt; Eymen İbnu Hureym İbni Fatik anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Yalan şehadet Allah'a şirkle bir tutulmuştur!" buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): "...Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının." (Hacc, 22/30). &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI-               Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;Hadisler:  Müslim, Akdiye 19, (1719); Muvatta, Akdiye 3, (2, 720); Ebu Davud, Akdiye 13, (3596); Tirmizî, Şehâdât 1, (2296). Ebu Davud, Edeb, 7;  Ebu Davud, Edeb, 93;  Tirmizî, Fiten, 3; Şamil İslam Ansiklopedisinin Şahitlik mad.&lt;br /&gt;Lütfi Şentürk, Seyfeddin Yazıcı, İslam İlmihali, DİB. Yay. İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye; Hadis Ansiklopedisi, c: 5.; Dinde yalan yoktur    Nazmi (Nizami) Sakallıoğlu.  İstanbul: Alan Yayıncılık, 1990&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Süleyman Ateş, Kur’an araş.Kaba Yay. 22/369 -370&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Türkçe 113 /187&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Müslim, iman,46, hadis 171, İbn kesir, Tefum 1 /375&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Müslim, İman 46, İbn Kesir Tefsir 1 /375&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Müslim İman 46; 173Ebu Davud, üyü,6, İbn Kesir, 1/376&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Nisa 4 /135&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Buhari Şehadet, 10.Edeb 6, Eyman,16 Diyat, 2. Müslim, İman, 143.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Taberani, Bkz. Mecmeuz- Zevad IV, 200&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt;Buhari, Şehadat, 27.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Nisa,4/135&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Maide,5/8&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Meariç,70/33&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Furkan,25/72&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Tirmizî, Şehâdât 1, (2295), (IV ,544)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Buhari, Şehâdet, 10, (III,152)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Tirmizî, Şehâdât 3, (2299-2300, 2301); (IV, 547)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-3447297442657870268?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/3447297442657870268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/3447297442657870268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/yalan-yere-yemin-ve-ahitlik.html' title='YALAN YERE YEMİN VE ŞAHİTLİK'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-1085992319479967433</id><published>2008-10-22T21:59:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T22:00:30.196+03:00</updated><title type='text'>GIYBET VE İFTİRA BÜYÜK GÜNAHTIR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;GIYBET VE İFTİRA BÜYÜK GÜNAHTIR                                       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam dini; sosyal ilişkilere, ahlâkî davranışlara, kişilik haklarının korunmasına, güven, huzur ve barış ortamını yok edecek, kavga, tartışma ve dargınlıklara sebep olacak davranışlardan kaçınılmasına büyük önem vermiştir. Gıybet ve iftira bu davranışlar arasında yer almaktadır.&lt;br /&gt;Gıybet; bir insanı gıyabında eleştirmek, çekiştirmek ve hoşlanmayacağı sözler söylemektir. Halk arasında buna "dedi-kodu" da denir. Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, elbisesi, evi, bineği ve benzeri şeyler dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boylu, siyah veya sarı renkte olmak gibi nitelikler hakkında alaylı bir şekilde bahsedilmesi gıybet olur.&lt;br /&gt;İftira ise; bir kimsenin işlemediği bir suçu yapmış gibi anlatmak, onda bulunmayan bir kötülüğü varmış gibi göstermektir. Kişinin sorumluluğunu unutarak isteklerine ulaşmak amacıyla insanlara iftira etmesi bir hastalıktır. İftiranın gayesi; hoşlanmadığı kişileri yıpratmaktır. Bu bakımdan her söze, her habere inanmamak, onu iyice araştırmak gerekir. &lt;br /&gt;Gıybet ve iftira ile aynı kategoride yer alan kötü fiillerden bazıları da koğuculuk, yalan söylemek ve yalancı şahitliktir. Burada kısaca bu kavramlara da değinmek yerinde olacaktır. Koğuculuk, insanlar arasında söz taşımak anlamına gelip, dinimizin yasak ettiği ve büyük günah olarak saydığı ahlak dışı kötü davranışlardan biridir. Koğuculuk yapan kimseler, Peygamber efendimizin hadislerinde "nemmâm"  ve "kattât" olarak isimlendirilmiş ve bu kimselerin (cezalarını) çekmeden cennete giremeyecekleri bildirilmiştir. Yalan söylemek; gerçek dışı ve aslı olmayan beyanlarda bulunmaktır. Yalan İslam'ın şiddetle yasak kıldığı ve büyük günah saydığı davranışlardan olup, münafıklık alâmetidir. Yalancılık, ailelerin yıkılmasına, toplumun fesadına, işlerin dağılmasına neden olabilir. Yalan söyleyen kimse insanların gözünden düşüp, sözüne itibar edilme hale gelir. “Yalan söyleyenin evi yanmış, buna kimse inanmamış,” atasözü, yalancının sonunun nasıl hüsran olduğunu belirtmektedir. Yine atalarımız; “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”, “şehrin yukarısında bir yalan söyledim,  aşağıda kendim de inandım”, “yalan söyle, tutunmazsa izi kalır” sözleriyle yalanın toplum hayatındaki olumsuz etkisine dikkati çekmişlerdir. Yalancı şahitlik ise; insanların ruhuna zarar veren, hakkını zayi eden, anarşiyi yayan, bir şey olup, toplumsal kötülüklerin en tehlikelisi ve en çirkinidir. Yüce Allah "Rahmanın kulları" diye övdüğü ve cennete koyacağını bildirdiği müminlerin özellikleri arasında onların yalancı şahitlik yapmamayı da zikretmiştir. Yalancı şahitlik yapmak hem yalan söylemek hem de dolaylı olarak iftira etmektir. Yalancı şahitlik ile kul hakkının ihlal edilmesine ve zulüm yapılmasına sebep olunmuş olur. Bu büyük günahlardan biridir.&lt;br /&gt;Gıybet ve iftiraya tekrar dönecek olursak:&lt;br /&gt; Gıybet eden insan ahlakından taviz vermiş, kul hakkı yüklenmiş ve büyük günah işlemiş olur. Gıybet; zayıf, zelil, manen ve ahlâken aşağı mertebede olan insanların yapabileceği bir davranıştır. Gıybet; kişi, aile, toplum hatta bir milletin bütün mensuplarını rencide edebilir. Bu; kişiler, aileler ve toplumlar arasında huzursuzluk, kırgınlık hatta kavgaya bile sebebiyet verebilir. Bu sebeple yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz gıybet etmeyi şiddetle yasaklamışlar, büyük günah olduğunu bildirmiştir. Gıybet, müminin "fâsık" ve "âsî"  olmasına sebep olur. Gıybeti yapılan kimse hakkını helal etmedikçe kişi gıybetin günahından kurtulamaz. Çünkü gıybet etmek kul hakkı yüklenmektir. Kul hakkını ise Allah bağışlamaz. Bunun yanında söylediği söz, yaptığı fiil ve sergilediği davranış ile her türlü günahı ve kötülüğü işleyen, fert ve topluma zararlı olan, sözgelimi, hırsızlık ve iftira eden, ırz ve namus düşmanlığı yapan bir kimsenin bu ahlak dışı niteliği zararından korunması için bir başkasına söylenebilir. Bu gıybet değildir. Gıybet, söz dışında, yazı ve fiil ile yani el, kol, göz, kaş işaretleri ile de yapılabilir. Gıybeti yapılan kimse, bundan haberdar olmuşsa, ben de onun gıybetini yapayım dememelidir. Bu takdirde kendisi de gıybet eden kişinin konumuna düşmüş, büyük günah işlemiş olur. Öyle ise ne yapması gerekir? Söz konusu edilen gıybet yanlış bilgiden kaynaklanıyorsa, gıybete eden uygun bir üslup ile durumu anlatabilir. Sabırlı olmak, hiç duymamış gibi davranmak en isabetli olanıdır.&lt;br /&gt;Gıybeti yapılan kimse gıybet sebebiyle zarara uğramış veya zara uğraması söz konusu ise duruma müdahale edebilir, ilgili mercilere şikâyet edebilir. Bunun yanında gıybeti yapılan kimsenin hiçbir şey söylemeden gıybeti dinlemesi ahlâkî bir davranış değildir. Böyle bir durumla karşılaşan kişi, ya sözlü olarak müdahale eder.  Bunun doğru olmadığını, gıybet etmenin haram ve büyük günah olduğunu söyler ki bu müminin iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevidir ya da - sözlü olarak gıybetin yapılmasına engel olamayacaksa yapılan gıybete ortak olmamak ve gıybet sözlerini dinlememek için gıybet yapılan ortamı terk eder.&lt;br /&gt;Gıybet etmenin ayet ve hadislerde dünyada uygulanacak bir müeyyidesi bildirilmemiştir. Ancak tövbe edilmediği veya affedilmediği takdirde âhirette cezasını çeker. Onun için mümin gıybet etmemelidir. Şayet böyle bir davranışta bulunduysa tövbe etmeli, gıybet ettiği kimseden af ve helâlık dilemelidir. Aksi takdirde âhirette "müflis" durumuna düşecek sevaplarından gıybet ettiği kimseye vermek durumunda kalacaktır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;İftiranın müeyyidesine gelince; Yüce Allah, Kur'ân'da, namuslu bir erkek ve kadına iftira eden kimsenin cezası bunu dört âdil şahit ile ispat edemeyen müfterîlerin cezalarının seksen sopa vurulması olduğunu ve bunların tanıklıklarının ebedî olarak kabul edilmemesi gerektiğini bildirmektedir (Nur, 24/40). Bu ceza, iftiranın ne kadar büyük günah olduğunu ifade etmektedir.&lt;br /&gt;            &lt;br /&gt; IV. KONU İLGİLİ AYET VE HADİSLER&lt;br /&gt;يا ايها الذين امنوا اجتنبوا كثيرا من الظن ان بعض الظن اثم و لا تجسسوا و لا يغتب بعضكم بعضا ايحب احدكم ان ياكل لحم اخيه ميتا فكرهتموه و اتقوا الله ان الله تواب رحيم&lt;br /&gt; “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.  Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir,  çok merhamet edendir”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Bu âyet-i kerîme'de yüce Allah, kişilik haklarını ihlal eden üç davranıştan sakınılmasını emretmektedir. Bunlar; "kötü zanda bulunmak", "insanların gizli hallerini araştırmak" ve "gıybet etmek"tir.&lt;br /&gt;وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا&lt;br /&gt;   “Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler,  şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber:&lt;br /&gt;أَتَدْرُونَ ماَ ‏ ‏الْغِيبَةِ  "Gıybet nedir bilir misiniz?" diye sormuş, sahabe;&lt;br /&gt;.قَالُوا اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ &lt;br /&gt;"Allah ve Resulü daha iyi bilir" cevabını vermişler, bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.);&lt;br /&gt;.قاَلَ ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِماَ يَكْرُهُُ&lt;br /&gt; "Kardeşini onun hoşlanmadığı bir nitelik ile anmandır" diye tarif etmiştir. Kendisine,&lt;br /&gt;قِيلَ أَفَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ فِي أَخِي مَا أَقُولُ &lt;br /&gt;"Kardeşimde dediğim nitelik varsa ne buyurursunuz? denilmesi üzerine,&lt;br /&gt;قَالَ إِنْ كاَنَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ ‏ ‏اغْتَبْتَهُ ‏ ‏وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ فَقَدْ ‏ ‏بَهَتَّه &lt;br /&gt;"Eğer dediğin sıfat kardeşinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa, ona bühtan ve iftira etmiş olursun" buyurmuştur.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimizin eşi Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Bir gün Hz. Peygambere;&lt;br /&gt;‏‏قُلْتُ لِلنَّبِيِّ ‏ ‏صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏حَسْبُكَ مِنْ ‏ ‏صَفِيَّةَ ‏ ‏كَذاَ وَكَذاَ ‏ ‏&lt;br /&gt;"Ey Allah’ın Elçisi! (Kısa boylu oluşunu kastederek) şöyle şöyle olan Safiye   sana yeter  dedim. Bunun üzerine bana, &lt;br /&gt;فَقاَلَ : لَقَدْ قُلْتِ كَلِمَةً لَوْ مُزِجَتْ بِماَءِ الْبَحْرِ لَمَزَجَتْهُ ‏ ‏ &lt;br /&gt;"Ey Aişe! Öyle bir söz söyledin ki,  eğer o söz denizin suyu ile  karışsa her halde onu ifsat eder, tadını ve kokusunu bozardı" buyurdu.&lt;br /&gt;قاَلَتْ  ‏وَحَكَيْتُ ‏ ‏لَهُ إِنْساَناً &lt;br /&gt;"Bir gün Hz. Peygambere bir insanı, davranışlarını taklit ederek anlattım." Bunun üzerine Allah'ın Elçisi,&lt;br /&gt;فَقاَلَ ماَ أُحِبُّ أَنِّي حَكَيْتُ إِنْساَناً وَ أَنَّ لِي كَذاَ وَكَذاَ:&lt;br /&gt; “Mukabilinde bana dünyayı verseler bile,  bir insanı hoşlanmayacağı bir şey ile taklit ve tavsif etmeyi katiyen sevmem” buyurdu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sahabeden Süfyân b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:&lt;br /&gt;‏قُلْتُ ياَ رَسُولَ اللهِ حَدِّثْنِي بِأَمْرٍ اَعْـتَصِمُ بِهِ قاَلَ   &lt;br /&gt;"Ey Allah’ın Elçisi! Bana sımsıkı sarılacağım bir amel söyle"  dedim. Peygamber Efendimiz&lt;br /&gt;‏قُلْ رَبِّيَ اللهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ  &lt;br /&gt;“Rabbim Allah’tır de,  sonra dosdoğru ol” buyurdu. Kendisine,&lt;br /&gt;قُلْتُ  ياَ رَسُولَ اللهِ ماَ أَخْوَفُ ماَ أَخاَفُ عَلَيَّ ؟  &lt;br /&gt;"Ey Allah'ın Elçisi! Hakkımda korkacağın şeyin en tehlikelisi nedir?" dedim.&lt;br /&gt;فَأَخَذَ بِلِساَنِ نَفْسِهِ ثُمَّ قاَلَ : هذاَ &lt;br /&gt;"Mübarek dilini (eliyle) tuttu sonra “İşte budur” buyurdu. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;    لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَـمَّامٌ&lt;br /&gt;“Nemmâm cennete girmeyecektir",&lt;br /&gt;  لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّة َقتات&lt;br /&gt;"Kattât cennete giremez."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Hadiste geçen "kattât" ve "nemam"  kişiler arasında söz taşıyıcısı demektir.  Bazı alimler; "nemâm" sözü bizzat dinleyip nakleden kimse;, "kattât" ise, söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakleden kimsedir şeklinde tanımlamışlardır.&lt;br /&gt;Nemime; bir kimsenin halini bir başkasına fesada sebep olacak bir tarzda, rızası olmadan nakletmektir.&lt;br /&gt;Peygamberimiz (a.s.) ahabından herhangi biri hakkında hoşuna gitmeyecek bir söz,  bir davranış, kötü bir huy anlatılmamasını, onlar hakkındaki yi zannı yok edecek bir durumun olmamasını istemiş ve onlara,&lt;br /&gt;‏لاَ يُبَلِّغُنِي أَحَدٌ مِنْ أَصْحاَبِي عَنْ أَحَدٍ شَيْئاً &lt;br /&gt;"Kimse bana ashabımdan birinden (canımı sıkacak) bir söz getirmesin buyurmuş, sebebini,&lt;br /&gt; فَإِنِّي أُحِبُّ أَنْ أَخْرُجَ إِلَيْكُمْ وَأناَ سَلِيمُ الصَّدْرِ &lt;br /&gt;"Çünkü  ben,  karşınıza zihnimde hiç bir şey olmadan çıkmayı seviyorum "&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; şeklinde açıklamıştır.&lt;br /&gt;Peygamberimiz (a.s.) اجتنبوا السبع الموبقات "Helâk edici yedi büyük günahtan sakının" buyurmuş bu yük günah arasında iffetli ve namuslu kadınlar iftirada bulunmayı da saymıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz (a.s.),&lt;br /&gt; اية المنافق ثلاث اذا حدث كذب و اذا وعد اخلف و اذا اؤتمن خان&lt;br /&gt;"Münafıklığın alameti üç tanedir; (Münafık); konuştuğu zaman yalan konuşur, vaat ettiği zaman döner, sözünü tutmaz, bir şey emanet edildiği zaman ona hainlik eder"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz  (a.s.):&lt;br /&gt;لا يستقيم ايمان عبد حتى يستقيم قلبه و لا يستقيم قلبه حتى يستقيم  لسانه و لا يدخل رجل الجنة لايامن جاره بوائقه     &lt;br /&gt;"Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Komşusu zararlarından emin olmadıkça kişi cennete giremez"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt; IV. YARARLANILABİLECEK BAZI KAYNAKLAR&lt;br /&gt;1-Gazali, İhya-u Ulumu’d-Din (terc: Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınları, İstanbul, III, 343.&lt;br /&gt;2-Fussilet, 41/34; Nisa, 4/148; Tevbe, 9/71; Kalem,68/10-14; Hucurat, 49/6; Kaf,50/18; Hac, 22/30; Ahzab, 33/70; Mümin,,40/28; İsra,17/36;  Mâide, 5/8; Bakara, 2/283; Furkan,25/ 72; Bakara, 2/284 ayetlerinin tefsiri&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bu vaaz projesi Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Burhan ERKUŞ tarafından hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Tirmizî, Kıyame, 2 (IV, 613).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Hucurât, 49/12.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Ahzab 33/58. &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Müslim, Birr, 70 (III, 2001); Ebu Davut, Edep, 40 (V, 191-192).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Ebû Dâvud, Edeb, 40 (V, 192-193).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Tirimizî,  Zühd, 60 (IV, 607).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Buhari, Edeb 50 (VIII, 86); Ebu Davud, Edeb 38 (V, 190).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ebu Davud, Edeb 33 (V, 183).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Buhârî, Vasâyâ, 23 (III, 195); Müslim, Îmân, 144, (I,91).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Tirmizî, İman, 14 (V, 19).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Ahmed b. Hanbel, III, 198.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-1085992319479967433?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1085992319479967433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1085992319479967433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/giybet-ve-iftira-byk-gnahtir.html' title='GIYBET VE İFTİRA BÜYÜK GÜNAHTIR'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6895955690333764194</id><published>2008-10-22T21:58:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T21:58:57.875+03:00</updated><title type='text'>MUHARREM AYI VE AŞURE</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;MUHARREM AYI VE AŞURE                            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Her dinin milletin kutsal veya diğer zaman dilimlerinden farklı kabul ettiği kendine özgü belirli gün ya da ayları vardır. Yüce dinimiz İslam’da da bu tür gün gece ve aylar vardır. Zamanı gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem dünyada hem de ahirette huzuru yakalayacaklardır. Zira Kuran-ı Kerim’de zamanın öneminin bir süre ile vurgulanması gerçekten anlamlıdır. “Andolsun  asra ki insan gerçekten ziyan içindedir..”  (Asr suresi 103–1) “Asr” kelimesinin zaman anlamında kullanıldığı müfessirlerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir.&lt;br /&gt;            “Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyiniz.”(Tevbe 9/36)&lt;br /&gt;            “Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir. Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır.&lt;br /&gt;            “İşte zaman, hakikaten Allah Tealanın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi. Yıl on iki aydır.  Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce, Muharrem, biri de Cumada ile Şaban arasındaki Recep’dir”&lt;br /&gt;            Bu dört ayın hürmeti öteden beri süre gelen dini bir uygulamadır. Hz.İbrahim ve İsmail (a.s) zamanından beri Araplar buna önem vermiştir. Cahiliye devrinde bile buna riayet edilmiş, haram aylarda savaş yapılmamıştır, yılın bu dönemi bir barış zamanı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHARREM AYININ AYRICALIĞI&lt;br /&gt;            “Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “Muharrem” kelimesi “haram kılınmış” “hürmete layık” anlamlarına gelmektedir. Kısacası “haram aylar” uygulamasının genel adı, anlam itibari ile bu aya özel bir ad olarak verilmiştir. Bu özel uygulama şüphesiz Muharrem ayına atfedilen önemin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Aynı önem İslam kültür ve tarihi sürecide de devam etmiştir.&lt;br /&gt;Muharrem ayın önemli kılan özellikleri şöyle sıralamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HİCRİ YILBAŞI&lt;br /&gt;Muharrem ayı, 12 ayı ve 355 gün olan Kameri yılın ilk ayıdır. Kameri yılda – güneşin değil – ayın hareketleri esas alınır. Hicri Tarih – Hz. Muhammed (as)’in Mekke’den Medine’ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz. Ömer (r.a.) zamanında olmuştur. O’nun devrine gelinceye kadar, Araplarda düzenli bir tarih belirleme sistemi yoktu. Hz. Ömer devrinde, Peygamberimiz (sav)’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (622) İslami takvimin başlangıç yılı (Hicri 1) Muharrem ayı da takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞURE GÜNÜ (ON MUHARREM)&lt;br /&gt;            Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde orada Arap halkla birlikte yaşayan Yahudiler vardı. İşte bu Yahudiler Hz. Musa ile İsrailoğullarının, Firavun’un zulmünden Aşure günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra tüm Sami dinlerde özel bir yere sahip görünen aşure günü, Cahiliyye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Resuli Ekreminde Peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu Müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.&lt;br /&gt;            İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir? Diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a.v  “Ben Musa’ya sizden daha layığım” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti” Hz Peygamber Aşure günü oruç tutmayı teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur. “Aşure gününün orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAMAZAN AYI VE AŞURE GÜNÜ&lt;br /&gt;            Aşure gününün oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti. “Ey iman edenler! Allah ‘a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere olduğu gibi size de farz kılındı” (Bakara 2/183) ayeti inince, Aşure orucu isteğe bağlı hale geldi. Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor. “Resulullah s.a.v, Aşure günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşure günü oruç tuttu, dileyen tutmadı”&lt;br /&gt;            Peygamberimiz bir başka hadisinde de “Aşure gününde tutulan orucun bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir” Ancak Hz. Peygamberin bildirdiğine göre yalnızca Aşure günü değil, Muharremin 9,10 ve 11 günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.&lt;br /&gt;            Aşure günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık o günde hububat karışımı aş ( aşure) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmaktadır. Bununla birlikte Müslüman Türklerin Dini halk geleneğinde önemli bşr yer tutan aşure, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşure aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş, “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞURE GÜNÜNDE MEYDANA GELEN DİĞER TARİHİ OLAYLAR&lt;br /&gt;Aşure günü adı verilen 10 Muharrem gününde meydana geldiği rivayet edilen diğer bazı önemli olayları da kısaca şöyle sıralamak mümkündür.&lt;br /&gt;ü   Rivayete göre, Hz.Nuh’un gemisi Tufan’dan kurtulup Cudi dağına Aşure günü oturmuştur. Bilindiği üzere Hz. Nuh Allah’ın emri üzerine kendine inananları yaptığı bir gemiye bindirmiş, tufan gerçekleşince, inanmayanlar suda boğularak helak olmuşlardır.&lt;br /&gt;ü   Hz. Adem’in tövbesinin kabul edilmesi&lt;br /&gt;ü   Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulması&lt;br /&gt;ü   Hz.Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşması&lt;br /&gt;ü   Hz. Musa ve İsrail oğullarının Firavun’un zulmünden kurtulmaları, 10 Muharrem (Aşure) günü gerçekleştiği rivayet edilen olaylar arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSLAM TARİHİNDE 10 MUHARREM&lt;br /&gt;Emevilerin ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve Hicri 61.Miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu Cuma günü Hz. Hüseyin şehadeti ile sona eren tarihi olay meydana gelmiştir. Ehli beytin çok değerli bir ferdinin hayatına mal olan bu elim olay sebebi ile 10 Muharrem Şii Müslümanlarca yas günü sayılmış ve bu matem daha sonraları geniş çaplı hale gelmiş ve bir nevi resmi hüviyete bürünmüştür. Unutulmamalıdır ki insanların can, din, mal, nesil ve akıl emniyetini temin etmek İslam’ın temel hedeflerindendir.&lt;br /&gt;Maide suresi 32. ayette de belirtildiği üzere “Haksız yere cana kıymak haram kılınmış, bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye, bir hayatı kurtarmak da tüm insanlığı kurtarmaya denk tutulmuştur.&lt;br /&gt;Yeryüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören İslam dini “insanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez” buyruğuyla bunu pekiştirmiştir.&lt;br /&gt;Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; kime karşı işlenirse işlensin, insan hayatına yönelik haksız davranışlar onaylanamaz.&lt;br /&gt;Muharrem ayı içerisinde Hz. Hüseyin gibi büyük bir şahsın şehit edilmesi, bütün Müslümanlar için büyük bir acıdır. Bu olayı iyice düşünmek ve dersler çıkarmak gerekir. Müslümanlara düşen görev ise; bu tür üzücü olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi korumaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6895955690333764194?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6895955690333764194'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6895955690333764194'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/muharrem-ayi-ve-aure.html' title='MUHARREM AYI VE AŞURE'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-8383216161554315750</id><published>2008-10-22T21:57:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:58:16.231+03:00</updated><title type='text'>MEKKE'NİN FETHİ</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt; MEKKE’NİN FETHİ                                                        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Arapçada “Açma, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarında olup meşru görülen savaşlarda alınan toprakların günümüzde de görülen sömürü ve istila savaşlarından ayırmak için “Fetih” kelimesi kullanılır. Fetih kelimesi kalbi ve aklı İslam gerçeğine açmak, İslam tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamında çokça kullanılır.&lt;br /&gt;             Peygamberimiz(s.a.v.) “Ülkeler ve şehirler zorla alınır. Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir.” buyurur. (Belazuri, I, 6)  İslam inancı nereye ulaşmışsa o topraklar çeşitli ırk, din ve mezheplerin korunma imkânı bulduğu bir sığınak olmuştur. Böylece Müslümanlar belirli bir prensip ve amaç uğruna gittikleri yerlere barış, adalet ve fazilet getirmişlerdir. Adalet ve esitliğe dayanan bir anlayışla fethettikleri yerlerde tevhid anlayışını ve iman huzurunu taşıyarak “Yeni bir dünya” düzeninin müjdesini vermişlerdir. Fetihlerle Müslümanların hâkimiyetine geçen ülkelerin halkı asla İslam dinini seçme konusunda zorlanmamıştır. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sr. 2/256; Yunus sr. 10/99; Keyf sr. 18/29) ayetlerinde açıkça belirtilmektedir. Fethedilen yerlerde cizye ödemek şartıyla kendi dinlerinde kalma hürriyetine ve bu cizyenin karşılığı İslam devletinin hâkimiyeti ve himayesi altında girme hakkına sahip olmuşlardır. Bu esas peygamberimizin(s.a.v.) Tevbe suresi 29. ayetine dayanarak Tebük Gazvesi’nde uyguladığı cizye usulü ele alınmak suretiyle ilk fetihlerden itibaren değişmeyen bir prensip olarak uygulanmıştır. “Din ve Vicdan” hürriyeti sağlanarak mabetlerine dokunulmadığı gibi ibadetlerine de karışılmamıştır.&lt;br /&gt;             İslam fetihlerinin asıl gayesi; ila-yi Kelimatullah’tır. Nitekim peygamber efendimize “Allah yolunda olan kimdir? Ganimet kazanmak için harp eden mi? Cesaretiyle şöhret kazama amacında olan mı? Yoksa kabilesiyle dayanışma halinde bulunduğunu göstermek isteyen mi? “ diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir; “Hiçbirisi değildir. Sadece Allah’ın adını yüceltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.” (Buhari, İlim,45;Cihad 15, Müslim, ‘İmare’, 149,151)&lt;br /&gt;             Fetihler sonuncunda İslam devletlerinin himayesi altına alınan insanlar, hem islamiyet’in safiyet ve yüceliğini görme; hem de tevhit sancağında temizlenmiş sevgi, saygı, merhamet, insaf ve iman sahibi olmuş Müslümanları tanımışlardır. Bunun sonucu, doğrunun yanlıştan, adaletin zulümden, güzelin çirkinden, Tevhit’in şirkten farkını görmüşlerdir. Müslümanların müsamahakâr, adil, insaflı, insan ve hak haysiyetine saygılı idareciler olduğunu bizzat yaşamışlardır. Böylece inananlar Allah’ın rızası yolunda “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din de tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin. Eğer vazgeçerlerse onları bırakın. Şüphesiz ki Allah ne yapacaklarını hakkıyla görücüdür.”(Enfal sr. 8/39; Bakara sr. 2/193) ayetinin gereğini yaparak kulluk vazifelerini gerçekleştirmişlerdir.&lt;br /&gt;            Bütün bu manaları üzerinde toplayan en büyük fetih Mekke’nin fethidir. Bugüne kadar Mekke’nin fethi hakkında çok şey yazılıp söylenmiştir. Bizce Mekke’nin fethi basit bir tarihi olay gibi görülmemelidir. Bu yüzden efendimiz (s.a.v.)’in hayatındaki ve İslam Tarihindeki bu en önemli fethi, değerlendirmesi ile birlikte sunmaya çalışacağız.&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerimde iki yerde Mekke’nin fethine işaret vardır. Birisi Fetih suresinin ilk ayetleridir. “Sana açıkça bir fetih verdik. Geçmiş ve gelecek günahlar bağışlansın diye, üzerindeki nimet tamamlansın diye…“ yani İslam’ın temel hedeflerinden biri olan Kabe’nin putlarından temizlenmesi gerçekleşsindiye… “Ona sıratı müstakim gösterilecek ( yani fethin, zaferin yolları)” Diğeri ise Nasr suresidir.  (Bu sureler ve manası okunabilir.)&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) Mekke’ye 21 Ramazan 8. H. 14 Aralık 629 Çarşamba günü girdi.  Efendimiz (sav)i ve müminleri Fetih gününe getiren fethin, zaferin yolunu açan çok önemli dört unsur vardır:&lt;br /&gt;a)     Efendimiz (s.a.v.)in ve müminlerin İmanı&lt;br /&gt;b)     Sahip olduğu İlim&lt;br /&gt;c)      Eşsiz siyasi ve askeri dehası&lt;br /&gt;d)     Ashabının ona olan sadakatleri, ona sonsuz bağlılıklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İMAN, sarsılamadıkça sabırla, huzurla yola devam edebilirsin. İman olmadıkça basit bir dünya imtihanını kazanmak mümkün değildir. Kaldı ki ahiret kazanılsın. O iman ki insana sebat verir, sabır verir, güç verir. Efendimiz (sav) ve müminler yıkılmadı, yılmadı, her türlü eziyet ve hakarete katlandı. Öyle zamanlar oldu ki “Allah’ın yardımı ne zaman Ya Resulullah” diye geldi mü’minler. Efendimiz (sav) onlara vahiyle cevap verdi.              “Sizden öncekiler gibi sizin de imanınız sınanmadan cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” İmanla aştılar her engeli. O iman sayesinde hicret ettiler. Anadan yardan, evlattan geçtiler. O iman sayesinde cihad ettiler. O iman sayesinde zafer nasip oldu onlara. Sonsuz bir güven, tevekkül ve sabır nasip oldu. Fetih nasip oldu.&lt;br /&gt;İlim, peygamberine Allah tarafından verilmiştir. Onun muhatabının durumunu, düşmanının zayıf ve güçlü yönlerini tayin etmekle veya izlenecek strateji ile ilgili ilmi kesin başarıyı sağlayan unsurlardan biridir.&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz(sav) eşsiz bir siyasi ve askeri dehaya sahipti. O hem peygamber, hem devlet başkanı, komutan hem de bir toplum ferdi idi. Efendimiz (sav) , ileri görüşlü yani ferasetli bir insandı. Son derece ismetli yani, zeki bir insandı. Peygamberdi, vahiyle destekleniyordu. Onun siyasetini bugün dünyada batılılar uyguluyor. Ve batıl düzenlerini dünyaya kabul ettiriyor. Bizler uygulayamıyoruz  ve muhtaç duruma geliyoruz. Efendimiz (sav) in Mekke’yi fethetmesi öyle çabucak olmadı. Hicretin 8. yılıydı. Nübüvvetin ise 21. yılı. Bu kadar yıl önce sabırla sonra hicretle, sonra cihadla sonra uzun vadede fayda verecek olan siyasi girişimlerle fethin alt yapısı hazırlandı.&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) in genel siyaseti, prensibi, düşmanını yok etmek değil onu sadece yenmek, ve kazanmaktır. Bu üç şekilde olabilirdi:&lt;br /&gt;a)     Kureyş’i ekonomik baskı altına almak ve yalnız bırakmak, zayıflatmak&lt;br /&gt;b)     Uzun vadeli politikalarla askeri ve ekonomik gücünü arttırmak&lt;br /&gt;c)      İyi bir propaganda&lt;br /&gt;Mekkeliler hayatını ticaretle, yaz ve kış yapılan ticaret yolculuklarıyla kazanır. Kureyş suresinde onların yaz ve kış yolculuklarından bahsedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz (sav), hicretten henüz 4 ay sonra kuzeyde Medine’den geçip Suriye ve Mısır’a uzanan kervan yolunu ticarete kapattı. Batıda Yenbu’nun komşusu olan kabilelerle ittifak anlaşmaları yaptı. Kureyşin Necd üzerinden geçen Irak yolunu da kapattı. Mekke üzerinden geçen Avrupa –Hindistan yolu da doğal olarak başka tarafa kaydı ve Mekkeliler bu kervanlardan elde ettiklerini büyük gelirlerinden mahrum oldular. Zaman zaman Efendimiz (sav) Mekke’nin güneye, Yemen’e doğru giden yollarına “Seriyyeler” (küçük birlikler) gönderip baskınlar yaptı.&lt;br /&gt; Hendek savaşından sonra Müslüman  Medine devletinin yarımadada itibarı iyice artınca Efendimiz (sav) Yamame bölgesinin reisi Sumame b. Usal ile bir anlaşma yaptı. Mekkelilerin hububat ihracı böylece durduruldu. Ve Mekke’de büyük bir kıtlık başladı. Bu kıtlık yıllarında Efendimiz (sav), 500 altın dinar meblağında bir tutarı Mekke’nin yoksulları arasında dağıttırdı. Böylece halkın arasında sempatizanları iyice arttı. İslamın lehine bir propaganda yapıldı.&lt;br /&gt; 6 Hicri 628 Miladi tarihinde yapılan Hudeybiye anlaşması ise kuvvet kullanılmaksızın Mekkelileri yenmenin en güzel yoluydu. Görünüşte müminlerin aleyhine gibi görünen bu anlaşma aslında gerçek bir fetih , Mekke Fethinin de habercisiydi. Çok güzel bir siyaset örneği idi. Hudeybiye anlaşması yeryüzünde çok az lidere nasip olmuş büyük zaferlerden biridir.&lt;br /&gt;            Muhammed İzzet Derveze “ Kur’anı Kerimden Tasvirlerle Hz. Muhammed (sav) Hayatı” adlı eserinde konuyla ilgili şöyle der: ( c.2, s 292 -293) “ Şüphesiz Kur’anın  büyük bir fetih olarak nitelediği Hudeybiye Musalahası bu vasfa tam olarak müstehaktır. Hatta Hz. Peygamber (sav) in hayatında vuku bulan en büyük hadiselerden biri olarak görmek gerekir. Çünkü;&lt;br /&gt;Kureyşliler bu anlaşmayla, Hz. Peygamber (sav) ve müminlerin varlığını kabul ettiler, tanıdılar, kendilerine denk kabul ettiler. Bu da civar kabileler üzerinde İslam’a karşı olumlu tesir meydana getirdi.&lt;br /&gt;Bu ayeti kerime ile Allah (cc) Hz. Peygamber (sav)’in yaptığı işi teyit etmiş ve maddi manevi büyük zaferler müjdelemiştir.&lt;br /&gt;Medine’de münafıkların sesi kısılmış ve önemsizleşmiştir.&lt;br /&gt;Civar kabilelere davet için elçiler ve mektuplar gönderilmiş, insanlar bölük bölük gelip İslam’a girmişlerdir.&lt;br /&gt;Şam yolu üzerine dizilmiş olan Yahudi merkezleri bir bir ele geçirilmiş, Hayber gibi önemli bir Yahudi kalesi fethedilmiş ve Yahudiler tamamen bölgeden temizlenmişlerdir. (daha önceleri ise Mekke’li müşriklerle uğraşmaktan bunlarla ilgilenmeye vakit olmuyordu.)&lt;br /&gt;Ebu Basir harekatı sayesinde Mekke’liler iyice ekonomik yönden çaresiz kalmışlar, bu da onların itibarını düşüren iyi bir propaganda olmuştur.&lt;br /&gt;Böylece kesin sonuç, İslamın gelişinin amacı olan büyük fetih, Mekke’nin fethi gerçekleşmiştir. İnsanlar bölük bölük Allahın dinine girmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz (sav)’in eşsiz askeri dehasını Mekke zaferinin hazırlıkları esnasında da izliyoruz. Onbin kişilik bir ordu hazırlayıp da bunu gizlemek kolay değildir. Efendimiz (sav) askeri hazırlıklara başladı ama niyetini, nereye gideceğini gizledi. Hz. Ebu Bekir bile, kızı Aişe validemize nereye gidileceğini soruyor, fakat cevap alamıyordu. Medine’den bütün çıkışlar durduruldu. Sıkı bir istihbarat çalışması yapıldı.&lt;br /&gt;Saf bir Müslüman olan Hatib S. Ebi Beltaa’nın  mektubu yolda gönderdiği kadınla yakalandı. Mektup alındı ve kadın Mekke’ye gönderildi. Böylece Mekke’de bir takım spekülasyonların oluşması sağlandı.&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra “Harp hiledir.” düsturunca Efendimiz (sav), Medine’nin tam kuzeyinde “idam” denilen yere Ebu Katade komutasında bir keşif kolu gönderdi. Bu da etrafda duyuruldu. Böylece sanki başka tarafa gidileceği imajı verildi.&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) ayrıca ordunun gücünü de göstermek istiyordu. Bunun için müttefik kabilelere hazırlıkların tamamlanıp beklemelerini emretti. Ancak Efendimiz (sav), Medine’den yola çıkınca onlar yolda İslam ordusuna katılacaklardı. Amaç Mekkelileri gafil yakalamak daha savaşmadan teslim olmalarını sağlamaktı.&lt;br /&gt;Bu arada Müminlerin gücünü gösterecek taraftar toplayacak propagandaya da önem verildi. Mekke civarındaki dağlarda orduyu gece konuşlandırıp on bin ateş yaktırmak harika bir propaganda olmuştur. Mekkeliler hemen Ebu  Süfyan, Efendimiz (sav)’e yolladılar. Müthiş cesaretleri kırıldı. Asla savaşamayız diye düşündüler.&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) o anda Ebu Süfyan’ın evine girenler , Kabe’ye girenler evlerine kapananlar eman altında, yani güvencede olacaklar, şeklinde haberciler salması da olumlu tesir yapan bir propagandadır.    Günümüzün silahları olan bilgi ( siyaset ve askeri sahada bir insan psikolojisi alanında ekonomik ve psikolojik çökertme kendi gücünü artırma propagandası) ve medya insanların kalbini kazanır. Gördüğümüz gibi burada çok iyi kullanılmıştır. Efendimiz (sav) bize çok iyi örnek olacak şekilde savaşsız, kansız bu büyük fethi gerçekleştirmiştir.&lt;br /&gt;Efendimiz (sav)’in şehri ele geçirdikten sonra yaptığı düzenlemeler halka hutbe ile duyurulmuş, bağışlama, merhamet ve şefkat göstermesiyle gönüller fethedilmiş, Mekke halkı Müslüman olmuştu. Tam bir teslimiyet gerçekleşti.&lt;br /&gt;Sadakat: Müminlerin Efendimiz (sav) sonsuz bağlılıkları ve itaatleri de fethin gerçekleşmesinde çok etkilidir.  Onlar ilk günden itibaren her sıkıntıya katlandılar, eziyet ve işkencelere sabrettiler. Onunla hicret ettiler ve Ensar onları bağrına bastı. Hicret fethin ilk şartıydı. Eğer canana ulaşmak istiyorsa insan candan geçmeliydi. Her insanın hayatında imanın sınandığı sabır dönemi, Hicret ve Medine dönemi ve Fetih yaşanır. İnsan bunların idrakinde olursa Müminlerin Efendimize (sav) sonsuz bağlılıklarını itaatlerini ve müminlerin kardeşliklerini safların sıklığını örnek alırsa kazananlardan olacaklardır. Fetih müyesser olacaktır. Mekke’yi fethetmeye giden ordu namazlarda saf durmakla teslim etmiş öylesine nizamlıydı ki gören düşman onları yenilmez, yıkılmaz buluyor ve dehşete düşüyordu.&lt;br /&gt;Mekke’nin fethinin hazırlık dönemi kadar sonucu da önemli derslerle doludur. Efendimiz (sav) Mekke’ye 21 Ramazan 8. H. 14 Aralık 629 Çarşamba günü girdi. Mekke’nin fethi sonuçları itibariyle de birçok ibretlerle doludur.&lt;br /&gt;1.      Şehre Giriş;&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) doğduğu, büyüdüğü sonra sürülüp çıkarıldığı şehre muhteşem bir orduyla girerken üzerinde kibirli, azametli bir hükümdar edası değil, şükür dolu bir kul edası vardı. Başı devesinin üzerine secde ediyor, Subhanallah, elhamdülillah diyerek zikrediyor.&lt;br /&gt;İşte bu nübüvvet farkı idi. Ebu Süfyan dar bir geçitte bütün ordunun geçişi ona&lt;br /&gt;seyrettirilirken Abbas (ra) ‘a “Kardeşinin oğlu ne büyük bir saltanata kavuşmuş” dedi. O da “ hayır Ebu Süfyan farkı anlamıyorsun bu saltanat değil, nübüvvet “ diyordu.&lt;br /&gt;            O bir savaş peygamberi, aynı zamanda savaşta bile rahmet peygamberiydi. Efendimiz (sav) e Sad. B. Ubade’nin “bugün destan günü , bugün Kabe’nin helal olduğu gün” dediği haber verildi. Efendimiz (sav) “hayır” dedi.  Aksine bugün rahmet günü , Alla’hın Kabe’nin şerefini yücelttiği gündür.  Sonra sancağı, Sad B. Ubade’den alıp, Hz. Ali’ye verdi.Sonra emir verdi. Bugün kesinlikle savaşılmayacak, kan dökülmeyecekti. Karşı duranlar müstesna. Halid b. Velid’e karşı bir gurup saldırdı. Küçük bir çatışma oldu bunun dışında kan dökülmedi. Ona sonsuz bir bağlılıkla bağlı olan muhacir ve ensar da Allah’a şükrediyordu. Bugün bir zamanlar Mekke sokaklarında boynunda halatlarla dolaştırılan Bilal Kabenin damına ulaşmış Allahu Ekber nidalarıyla ezan okuyordu. Bu müthiş bir manzaraydı.&lt;br /&gt;2.      Putlar Kırıldı&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) Kabe’yi tavaf etti, cemaatle namazı kıldırdı, ve Kabe’nin içindeki&lt;br /&gt;bütün putları kırdırdı . Şimdi sıra gönül putlarının kırılmasındadır.  Putlara asasıyla dokunuyor ve “Hak geldi Batıl zail oldu”  ayetini okuyordu. Burada efendimiz (s.a.v.) “Ümmetimin tekrar dönüp putlara tapmalarından korkmuyorum, ama onların gizli şirke düşmelerinden korkuyorum. O da riyadır.” Buyurmuştur.&lt;br /&gt;3.      Genel Af ve Hutbe&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (sav) ertesi gün düzen sağlanınca cemaatle öğle namazını kıldırdı. Ve&lt;br /&gt;bir hutbe irad ettiler. Hutbede dikkati çeken üç önemli husus vardır:&lt;br /&gt;1.      Irk, soy, sop farklılıklarının cahiliye adetlerinin kaldırılması,&lt;br /&gt;2.      Bu fetih gününden sonra Kabe’yi ebediyen haram, yani hürmetli ve yüce kılması,&lt;br /&gt;3.      Genel af.&lt;br /&gt;4.      İnsanlar bölük bölük geçip İslama girdiler.&lt;br /&gt;Genel af herkesi çok etkilemişti. Hind yüzü örtülü olarak geldi. Vahşi Efendimiz (sav) in yanına utançtan giremedi. Müslüman olup affedilince de hep Efendimiz (sav) in görmeyeceği köşelerde namaz kıldı. Bilal ezan okurken “ babam da bu durumu görseydi , kahrından ölürdü” diyen Attab b. Esid biraz sonra genel af ilan edildiğini duyunca öne atıldı ve ilk defa Müslüman oldu. Efendimiz (sav) de onu Mekke’ye vali yatin etti. Hakkında ölüm emri çıkarılan 14 kişi afdileyip Müslüman olunca onlar da affedildi. Efendimiz (sav) orada asker bırakmadı. Mekke halkına son derece cömert ve yumuşak davrandı.&lt;br /&gt;5.      Mekke’nin Fethiyle Müslümanların gücüne güç katıldı.&lt;br /&gt;Ve Mekkelilerin de katılmasıyla hala, İslamı kabul etmeyen Taif ve Hevazin üzerine gidildi. Çok kısa bir süre sonra bütün Arabistan yarımadası Müslüman olmuştur.  İki yıl geçmeden artık dünyada misyonu sona eren ama mesajı kıyamete kadar yaşayacak olan Efendimiz (sav), Rabbine kavuştu. Allah (cc) bize de Efendimiz (sav) ve onun kutlu ashabını örnek almasını, onlar gibi yaşamayı nasip etsin. Hem ferd, hem de camia olarak bize fetih nasip eylesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asım Köksal, İslam Tarihi&lt;br /&gt;Said Ramazan el-Buti, Fıkhu’s-Siyre&lt;br /&gt;Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili   &lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-8383216161554315750?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8383216161554315750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8383216161554315750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/mekkenin-fethi.html' title='MEKKE&apos;NİN FETHİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6438005338063938007</id><published>2008-10-22T21:53:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:54:49.704+03:00</updated><title type='text'>HİCRET VE İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;HİCRET VE İSLAM TARİHİNDEKİ YER                              &lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;            “Hicret” sözlükte kişinin başkasını el, dil veya kalben terk etmesi manalarına gelir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Terim olarak “Hicret: Peygamberimizin (s.a.) Mekke’den Medine’ye göç etmesidir.”&lt;br /&gt;            Hz. Peygamber (s.a.), cahiliye kelimesi ile ifade ettiğimiz öyle bir devirde gelmişti ki, o günün Arap cemiyeti, tarihinin en karanlık devresini yaşıyordu. İnsanlar ilah diye kendi elleriyle yaptıkları ağaçtan, taştan veya helva vb. gibi putlara tapıyorlardı. Kanun ve nizam yoktu. Haklı daima kuvvetli olan idi. Köle ve kadınlar insan yerine konmayarak eşya muamelesi görüyorlardı. Fakir fukara da himaye ve desteksizlik altında eziliyordu.&lt;br /&gt;            Böyle bir ortamda Allah (c.c.)’u Hz. Peygamber (s.a.)’i, risaletle görevlendirdi. Doğru yolu gösteren bir uyarıcı olarak insanların karşısına çıkıp onları islama davet etti. İnsanlığın vazgeçmesi veya ertelemesi mümkün olmayan ana ilkeleri koyarak insanlığı onlara uymaya çağırdı. "Ey insanlar, Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, elinizle yaptıklarınıza tapmak sapıklıktır. Başıboş değilsiniz, hayır ve şer, iyi ve kötü yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Öyle ise, zulümden vazgeçin, zayıfın hakkını çiğnemeyin, haksız yere kan dökmeyin, kimseye zulmetmeyin. Zayıfları, yetimleri ezmeyin, onları himaye edin. Köle ve fakirlere yardım edin. Kadınlara kötü muameleden vazgeçin, onları anneleriniz, kızlarınız ve kız kardeşleriniz bilin... vs." gibi. Yaşadığı sürece de bu değer yargılarını oturtmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Ümmetine de bunlara sahip çıkması ve bu uğurda mücadele etmelerini emrettiler.&lt;br /&gt;            Hz. Peygamber'in bu davetine uymak, cemiyeti elinde tutan  kuvvetli, zengin ve nüfuzlu azınlığın işine gelmiyordu. Hep istihkar ve zülüm ede geldikleri o insanlara değer vermek, onlara insan muamelesi yapmak ve onları kendileriyle eşit konumda görmek istemiyorlardı. Menfaatlerinin devamını eski düzenlerinin devamında görüyorlardı.&lt;br /&gt;            Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.)'e şiddetle karşı koydular. Önceleri yalnız bırakmak, ciddiye almamak, alay etmek yolunu tuttular. Fakat etrafında köle, zayıf ve fakirlerin teşkil ettiği mü'minler halkasının gittikçe genişlemeye başladığını görünce taktiklerini değiştirerek zulüm ve işkenceye ve mü'minleri öldürmeye başladılar. Hatta Peygamberi (s.a.)’i öldürmeye karar aldılar. Böylece de İslam’ı, Peygamberini ve ona inananları yok edeceklerini, kendilerince yakın tehlike saydıkları bu duruma son vereceklerini düşünüyorlardı. İşte "hicret" müşriklerin mukavemet ve İslam'ı söndürme faaliyetlerine karşı Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabının dini "neşretmek, yaşamak ve yaşatmak" için Allâh Teâlâ’nın emriyle Mekke’den Medine’ye yaptıkları göç hareketinin adıdır.&lt;br /&gt;            “Hicret” bir beldeden diğerine iş bulma veya daha iyi yaşam şartlarına kavuşma vb. gibi bir göç hareketi değildir. Zira Hz. Peygamber hicreti "göçebe olmayan (yerleşik) bir kimse için felaketlerin en büyüğü" olarak tavsif eder&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;. Belki “Hicret” dini yaşamak, yaşatmak, neşretmek ve yeni bir İslam topluluğu oluşturmak ve oluşan bu toplumu sayıca çoğaltarak koruma ve destekleme hareketidir. Zira Hz. Peygamber ( s.a.v. ) ashabını hem hicrete teşvik etmiş hem de hicret etmeyenler hakkında müeyyide getirmiştir. Bu sebeple de hicret "her inanan kimseye" FARZ” ilan edildi. Hz. Peygamber (s.a.): "Bir müşrik, Müslüman olduktan sonra hicret edip müşriklerden ayrılmadıkça Allah onun hiçbir amelini kabul etmez"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; buyurdu. Bu hususu te'yid eden Kur'an-ı Kerim: "...İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur..." der.(Enfal, 8/72)&lt;br /&gt;            Hicretin fazilet ve değerini Kur'an-ı Kerim birçok ayetleriyle mü'min kalb ve gönüllerde tesbit eder. Şu ayette faziletli ameller sayılırken, hicret, imandan sonra zikredilir: " İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de iste onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Süphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır. "(Tövbe,20-22)&lt;br /&gt;Bu itibarla hicret bir göç veya kaçış değil belki İslam’ı ve Müslümanları takviye, devleti oluşturma ve dini islamı ebedi kılmak için yapılan askeri, siyasi ve kültürel hareketin ismidir. Bu nedenle de bu manadaki hicret devam etmektedir.&lt;br /&gt;            Ancak, Mekke'nin fethinden sonra İslam'ın artık takviye için muhacirlere ihtiyacı kalmamış olması ve Müslümanların da her yerde dinlerini istedikleri gibi tatbik edecek  nüfuz ve kuvveti elde etmiş olmaları sebebiyle, Hz. Peygamber (s.a.) "hicret müessesesi"ni kaldırmaya karar vermiştir, bu sebeple ricacı olarak gelen amcası Abbas'a şöyle der: "Mekke'nin fethinden sonra hicret mümkün değildir." Benzer bir talebe Mücaşi b. Mes'ud da Resulullah'tan: "Hayır! Artık seninle İslam üzere biat ederiz. Zira Fetihten sonra hicret yok" cevabını alır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hz.Peygamberimizin ilga ettiği hicret, Rasulullah’ın sağlığında Mekke ve havalisinden Medine'ye olan hicretti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;. Ancak umumi manada hicret devam etmektedir. Zira Mekke Fethi'nden sonra, hicret, belli bir hâdise değil, bir kavramdır. Her an, her yerde ve  her asırda kıyamete kadar baki kalacak bir mananın kavramsal ismi olmuştur. Öyle bir kavram ki, ferdî bazda, dini yaşayışı arama, umumi manada da, dini takviye ve kurtarma gibi iki mühim hakikati içinde barındırdığı  için son derece övülerek, imandan sonra en faziletli amel derecesine yükseltilmiştir.. O dereceye ulaşmak ve ondan bir pay alabilmek için sahabeden bazıları araya şefaatçiler koymuşlardır. Fakat bu Peygamberimizce kabul edilmemiştir. "Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir." &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Diğer bir hadisinde "Hicret ikidir, biri kötülüklerden hicret, diğeri de Allah ve Resulü'ne hicrettir" buyurmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Aynı mana başka rivayetlerde daha farklı ifadelerle tebliğ ve te'yid edilmiştir: "Hakiki muhacir, hata ve günahları terk edendir."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; "Hakiki muhacir, Allah'ın üzerine haram kıldığı şeyleri terk edendir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Hicret, herkes için her zamanda ve her mekanda mümkün ve vakidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: Füdeyk Ebu Beşir ez-Zebîdî (r.a.) Resulullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar zannediyorlar ki, hicret etmeyen helak olmuştur, (bu doğru mu?)" diye sorar. Resulullah şu cevabı verir: "Ey Füdeyk! Namazı kıl, zekatı ver, kötülüklerden hicret et, ondan sonra yeryüzünde de dilediğin yerde otur!".&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Hz. Ömer devrinde sahabelerin, Müslümanlar için bir takvim belirleme ihtiyacını duydukları vakit, takvimin başlangıç noktası olarak, Hz. Peygamber (s.a.)'in Mekke'den Medine'ye hicretini esas almaları, "hicret"e verilen değeri en iyi şekilde izah eder.&lt;br /&gt;            Hicret kötü şartlardan kaçış değil, dini yaşatacak şartların aranışıdır. Taktik olarak tahammülü mümkün olmayan kötü şartların sabrıdır, cihadıdır. Bu açıdan hicret, sabır ve cihad gibi birbirini tamamlayan İslamî cihana yayma halkalarının birer parçalarıdır.&lt;br /&gt;            IV- Konu ile ilgili bazı ayet ve hadisler&lt;br /&gt;  إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُوْلَـئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرُواْ وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلاَّ عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ&lt;br /&gt;“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, iste onların bir kısmi diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardim isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardim etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” Enfal, 8 /72&lt;br /&gt;  الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُم بِرَحْمَةٍ مِّنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَّهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُّقِيمٌ  خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ&lt;br /&gt;“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de iste onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Süphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” Tövbe, 9/ 20-22&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;‏عَنْ ‏ ‏عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو ‏ ‏قَالَ : ‏قَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الْهِجْرَةِ أَفْضَلُ قَالَ ‏ ‏أَنْ تَهْجُرَ مَا كَرِهَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏الْهِجْرَةُ هِجْرَتَانِ هِجْرَةُ الْحَاضِرِ‏ وَهِجْرَةُ الْبَادِي فَأَمَّا الْبَادِي فَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ وَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ‏ وَأَمَّا الْحَاضِرُ فَهُوَ أَعْظَمُهُمَا ‏ ‏بَلِيَّةً َأَعْظَمُهُمَا أَجْرًا&lt;br /&gt;“Bir kişi Peygamberimiz (s.a.v. )’e hicretin hangisi daha efdal diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v. ) şöyle buyurmuşlardır: “Rabbinin hoşlanmadığı şeyleri terk etmendir. Hicret ikidir. Biri yerleşik olanın hicreti, diğeri de göçebe olanın hicretidir. Göçebe olana gelince, çağrıldığında icabet eder, emrolunduğunda ise itaat eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; Hicret o  kimse için felaketlerin en büyüğü olduğu gibi ecirlerinde en büyüğüdür.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‏عَن عَبْدِاللَّهِ بْن ِعَمْرو ‏رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ‏عَنْ النَّبِيِّ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏قَالَ ‏ ‏الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ&lt;br /&gt;“Hakiki müslüman, o kimsedir ki diğer müslümanlar onun dilinden ve elinin (şerrinden) emin olurlar. Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‏فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي تَرَكْتُ مَنْ خَلْفِي وَهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ قَالَ ‏ ‏لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ مَا قُوتِلَ الْكُفَّارُ&lt;br /&gt;Abdullah b. Sa’d “Ey Allah’ın Rasulü! Muhakkak ki ben, arkamda, artık hicretin sona erdiğine inanan bir toplum bıraktım” dedim. Peygamberimiz (s.a.v. ) “Küffarla cihad devam ettiği sürece, hicret sona ermeyecektir” buyurdular.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‏أَنَّ‏أَبَا فَاطِمَةَ حَدَّثَهُ ‏أَنَّهُ قَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ حَدِّثْنِي بِعَمَلٍ أَسْتَقِيمُ عَلَيْهِ وَأَعْمَلُهُ قَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏عَلَيْكَ بِالْهِجْرَةِ فَإِنَّهُ لَا مِثْلَ لَهَا .&lt;br /&gt;Ebu Fatıma Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Bana sürekli yapacağım bir amel söyle” der. Peygamberimiz  de ona “Hicret et. Zira onun sevab da dengi yoktur” buyurdular.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‏‏قَالَ َّ رَسُولَ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ وَحَوْلَهُ عِصَابَةٌ مِنْ أَصْحَابِهِ ‏ ‏تُبَايِعُونِي عَلَى أَنْ لَا تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا تَسْرِقُوا وَلَا تَزْنُوا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ وَلَا تَأْتُوا ‏ ‏بِبُهْتَانٍ ‏ ‏تَفْتَرُونَهُ ‏ ‏بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ وَلَا تَعْصُونِي فِي مَعْرُوفٍ فَمَنْ وَفَّى فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَمَنْ أَصَابَ مِنْكُمْ شَيْئًا فَعُوقِبَ بِهِ فَهُوَ لَهُ كَفَّارَةٌ وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا ثُمَّ سَتَرَهُ اللَّهُ فَأَمْرُهُ إِلَى اللَّهِ إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ ‏&lt;br /&gt;“Ubadetu'bnu's-Sâmit (r.a.) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (s.a.)'le aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: "Allah'a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina yapmamak, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde kendisine isyan etmemek üzere biat edin” buyurdu. Bizlerde evet diyerek bu şartlarla biat ettik. Sonra buyurdular ki “Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olurda cezalandırılırsa, cezası ona keffaret olur. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olur sonra da gizli kaldığından cezalandırılmazsa, artık işi Allah'a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır." buyurdular.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;1-  Konuyla ilgili faydalanılabilecek diğer ayetler: Nisa, 4/ 89; Ali İmran, 3/ 195;     Yasin, 36/9; [1] Tövbe, 20-22, Enfal, 8/72-75; Enfal, 8 /72&lt;br /&gt;2-  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Md. Hicret, 17/ 458&lt;br /&gt;3-     Şamil İslam Ansiklopedisi, Md. Hicret, 2/ 413&lt;br /&gt;4-     Doğuştan günümüze Büyük İslam Tarihi, Komisyon, Konya 1994, 1/ 251&lt;br /&gt;5-     İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 16/ 109&lt;br /&gt;6-     İbni Hişam, Es-Sire en-Nebeviye, Daru’t-Turas el-Arabi, 1995 Beyrut, 2/93&lt;br /&gt;7-     Kutub’u Sitte, Akçağ Yayınları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Rağıb İsfehani, el-Mufredat Fi garibi’l-Kuran, Şam 1997, s  853&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Nesai, Sünen, Bey’at, 12 (4172) c.7 s. 144&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Sanani, Subulu’s-Selam, 4/ 85&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Müslim, İmaret 20 (1865) c.2 s.1487-1488&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Müslim, İmaret 20 (1863) c.2 s.1488; Nevevi, Şerhu Müslim, 13/ 8&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Buhari, Sahih, İman, 4 c.1 s. 8-9;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; İbnu’l-Esir, Usdu’l-Gabe, Daru’l-Fikr, Beyrut 1994, c. 4 s 47&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; İbnu Mace, Sünen, Fiten, 2 (3934) c.2 s. 1298&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ebu Davud, Sünen, vitir, 12 (1449) c. 2 s. 146; Müsnedi İmam Ahmed, 3/ 412&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; İbnu’l-Esir, Usdu’l-Gabe, Daru’l-Fıkr, Beyrut 1994, c.4  s 47&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Nesai, Sünen, Bey’at, 12 (4162) c.7 s.144&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Buhari, Sahih, İman, 4(10) c.1 s. 8-9&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Nesai, Bey’at 9 (4158) c.7 s.141&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Nesai, Sünen, Bey’at, 14 (4164) c.7 s. 145&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Nesai, Sünen, Bey’at, 9 ( 4159)&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6438005338063938007?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6438005338063938007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6438005338063938007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hicret-ve-islam-tarihindeki-yeri.html' title='HİCRET VE İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-7963455984942561381</id><published>2008-10-22T21:45:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:46:16.934+03:00</updated><title type='text'>İSLAM KARDEŞLİĞİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İSLAM KARDEŞLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeş denildiğinde, genellikle aynı anneden ve babadan dünyaya gelen kişiler, akla gelse de, aynı dine mensup olmayı ifade eden akide birliği de kardeşliği oluşturur. İslam dininde, nesep yönüyle kardeşliğe de belirli ölçüler içinde hukuki bir yer verilmekle birlikte esas kardeşlik, akide temeline dayanmaktadır (9/Tevbe, 23). Allah ( c.c ), kur`an-ı Kerim`de şöyle buyurmaktadır: “Mü`minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah`tan ittika edip korkun; umulur ki merhamete ulaşırsınız.”  (49/Hucurat, 10). Ayet-i kerimeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler. Bu ayetin net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, yeryüzünün neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konuşuyorlarsa konuşsunlar, hangi kavme mensup ve hangi renkten olurlarsa olsunlar bütün mü`minler kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin sadık dostlarıdır. Bu kardeşler kendi aralarında apayrı bir topluluk oluşturur/oluşturmalıdır.&lt;br /&gt;Aslında kardeşlik dille ya da yazıyla anlatılmaz. Kardeşliğin tesis edilmesi için her şeyden önce inancın bir olması gerekmektedir.&lt;br /&gt;Kuran kardeşliği emretmektedir. Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşleriniz arasını düzeltin ve Allahtan ittika edip korkun ki merhamete ulaşasınız hucurat 49. muhacir ve ensar bu kardeşliğin en güzel örneği olmuştur. Mekke’den medine’ ye hicret eden müminleri ağırlayan Medineli müminlerdir.(ensar) onların bu güzel ahlakları kuranı kerimde şöyle bildirilmiştir ‘kendilerinden önce o yurdu (medineyi) hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise hicret edenleri severler. Ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç arzusu duymazlar. Kendilerinde bir açıklık ( ihtiyaç) olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa işte onlar felah bulanlardır.’ (Ali İmran 105)&lt;br /&gt;Bu ayette hem Mekkeli muhacirler, hem de Medineli ensar Müslümanların güzel ahlaklarından söz edilmektedir. Mekkeli müminler mallarını, akrabalarını, eşyalarını, evlerini, bağlarını, bahçelerini, işlerini geride bırakıp Allah’ın (c.c.) dinini yaşayabilmek için yurtlarından çıkmış, Medine’ye hicret etmişlerdir. Yani muhacir olmuşlar, Allah’ın rızasını kazanabilmek için sahip oldukları her şeyi geride bırakmayı göze almışlardır. Medineli müminler(ensar), Mekke den gelen bu güvenilir ve sadık mümin kardeşlerini en güzel şekilde karşılamış ve en güzel şekilde ağırlamışlardır. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeksizin mümin kardeşlerine ikram etmişler, en güzel giyecek, yiyecek ve evlerini onlar için ayırmışlar, onlara en rahat edecek barınakları sağlamışlardır.&lt;br /&gt;Sünnet kardeşliği emretmektedir. “Allah`ın, (birbirine) kardeş kulları olun”. (Buhari, Nikâh 45) “Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah`ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki: Takva buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her “Müslüman’ın kanı, malı ve ırzı başka Müslümana haramdır.” (Buhari, Hikah 45, Edeb 57–58, 62;Müslim, Birr 30 -32; Ebu Davud, Edeb 47; Tirmizi, Birr 24; İbn Mace, Dua 5) “Allah`ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizi, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nisai, Tahrim 6). “Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Hayat rehberimiz ve tek önderimiz bazı Hadis-i Şeriflerde şöyle buyurmuşlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”(Buhari, İman 6,7; Müslim, İman 71–72; Tirmizi, Kıyamet 59; Nesai, İman 19,33; İbn Mace, Mukaddime 9)&lt;br /&gt; “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” (Ebu Davud, hadis no: 4599&lt;br /&gt;“  Allah Tebareke ve Teala şöyle hükmetti.; “Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere , benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur.”(Muvatta, Şi`r 16, h. No: 2, 953, 954)&lt;br /&gt;“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine razı olmaz.” (Buhari, Mezalim 3)&lt;br /&gt;“Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selamını almak, hasta ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak, hapşırdığı zaman “yerhamükellah- Allah sana rahmet etsin demek.” (Buhari, Cenaiz 2; Müslim, Selam 3, hadis no: 2162; Ebu Davud, Edeb hadis no:5030; Nesai, Cenaiz 52; Tirmizi, EDEB 1. Hadis no: 2736)&lt;br /&gt;“Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında müminler bir tek cesede benzerler. Cesedin bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını paylaşır.” (Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66, Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/270 Peygamber (s.a.s.) : “Mü`minler, bir binanın taşları gibi birbirini tutar” deyip parmaklarını birbirine geçirmiştir” ( Buhari, Salat 88, Edeb 36, Mezalim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizi, Birr 18; Nesai, Zekat 67; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4.104.405.409)&lt;br /&gt;“Birbirinize haset etmeyiniz, birbirinizin satışına engel olmayınız, kızmayınız, sırt çevirmeyiniz, ey Allah`ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu rüsvay etmez, ona hakaret etmez.”(Devamında Rasulullah (s.a.s.) göğsüne işaret ederek üç defa:) “Takva buradadır.” Buyurdu. (Buhari, Hikah 45, Edep 57–58,62; Müslim, Birr 30–32)&lt;br /&gt;“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi ) kişinin, Müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine yeter. Her müslümanın diğerini kanı, malı ve namusu haramdır.” (Müslim, Birr 32; Ebu Davud, Edeb)&lt;br /&gt; Huzeyfe oğlu Ebu Cehim (r.a) hazretleri anlatıyor “Yermuk savaşında amcamın oğlunu aramaya çıkmıştım. Yanıma biraz su da aldım, belki suya ihtiyacı vardır da içiririm diye, tesadüfen onu buldum. Ölmek üzere idi. Boğazına su akıtayım mı? Diye sordum, işaretle evet dedi. Fakat tam o sırada yanı başımızda ölmek üzere olan başka biri de ah etti. Amcamın oğlu sesi işitince vazgeçti, işaretle suyu ona götürmemi istedi. Suyu aldım onun yanına gittim, baktım. Ebul as oğlu Hişam idi. Yanına henüz varmıştım ki yakınındaki bir başka sahabi acıyla inledi. Hişam işaretle suyu ona götürmemi istedi. Suyu alıp ona gittim, fakat ben varıncaya kadar ölmüştü. Hişam`ın yanına döndüm, o da ruhunu teslim etmişti. Hemen amcamın oğlunun yanına gittim, o da cansız yatıyordu”.&lt;br /&gt;Şu fedakârlığın derecesine bakınız ki, kardeşi son nefesini verirken susuzluktan ölmek üzere olduğu halde kendisine ikram edilen suyu içmeyip kardeşine gönderiyor ve susuzluktan ölüyor. O ölenlerin ruhlarını Allah kendi lütuf ve keremi ile yüceltsin. Ölürlerken, hisleri ve şuurları kaybolmak üzere iken bile kardeşlerine yardım etmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Akıl kardeşliği emretmektedir. Tek başımıza kaldıramadığımız ağır bir yükü, kardeşlerimizle elbirliği edip birleşerek kaldırabiliriz. Davanın hâkim olması, küfre ve zulme kıyam edilmesi gibi birkaç kişinin kaldıramayacağı cihat yükünü de ancak birleşerek yerine getirebiliriz. Tek tek kolay kırılabilen okun çubuklarını, büyük bir demet yaptığımızda kıramayacakları gibi, sürüden ayrılıp tek kalanı, kurdun yediği gibi, bireysellik de cinden ve insandan şeytanların tuzaklarına kolay düşürür, kardeşleriyle dayanışmadan uzak kalan insan, batıla hizmet edenlerin kolay avı olur.&lt;br /&gt;Tarih kardeşliği emretmektedir. Başta beni İsrail olmak üzere, nice eski kavimler kardeş olmaları gerekirken tefrikaya düşmeleri yüzünden acı mağlubiyetler tatmışlar, niceleri tarihten silinmişlerdir. Beylikler dönemindeki durum ile Osmanlılar arasındaki fark ve yine ırkçılık, milliyetçilik  (ulusalcılık) gibi ümmetin vahdetini bozan fikirlerle tek ümmet ve büyük tek devletten küçük küçük 87 ülkeye ayrılmış, ciddi ağırlıkları olmayan günümüz Müslüman dünyasının durumu, ibret almak için yeterlidir.&lt;br /&gt;Ümmetin dertleriyle dertlenmeyenin onlardan olmadığı nebevi ifadesi ışığında tüm ümmetle kardeşlik bağı oluşturan yolları açmamız, gerekmektedir. Bir Allah`ın bir tek olan hak yolundan giderek, birr`e ulaşmak için muvahhid/birleyici olmaları Müslümanların birbirini sevmeleri ve kardeşlik yolunda ilerleyerek adım adım ümmet birliğine doğru yol almaları gerekmektedir. Allahu Teala bizi dünya ve ahiret saadetine şöyle davet ediyor: “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa, birlik ve dirliğe (Silm`e, İslam`a ) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 208) “Allah`a ve Rasulü`ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.”(8/Enfal, 46)&lt;br /&gt;Bu kardeşliğin gücünü bilen kâfirler, ümmeti bölüp parçalamakta, yapay ayrılıkları körüklemekte ve tek ümmet olmaya giden yolu Müslümanlara hayal bile ettirmemektedir. Ama kâfirler kadar bile konunun önemini kavramayan Müslüman geçinen halk, ihtilaftan tefrikaya, tefrikadan düşmanlığa, düşmanlıktan savaşa kadar her şeytani yolu kardeşi için ortaya koymaktan çekinmemektedir. Irak`taki ümmetin perişan halinin fotoğrafı budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam`ın hâkim değil, mahkûm olduğu günümüz dünyasında kardeşliğin yerini bireysel çıkarlar almıştır. Hâlbuki İslam, mü`minleri sevip onlarla kardeşlik ilişkisini iman etmenin zaruri bir yansıması olarak görmüştür. Mü`min mü`minin iki cihan cennetidir. Bir mü`minin, diğer iman eden kardeşlerine görevlerini yerine getirmeden dünyada devlete, ahirete cennete  ulaması çok zordur.İmanı kardeşlik bilinci ve uygulamasından ayrı olarak düşünmeyen tek önderimiz Rasulullah (s.a.s) buyurur ki: “Nefsim yedinde olan Allah`a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” (Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66). Yine, kardeşlik bağı ile iman bağının aynı olduğunu, biri kopunca diğerinin de kopacağını belirten bir hadiste şöyle buyrulur; “Nefsimi elinde tutan Allah`a yemin ederim ki, hiçbir kul, kendi nefsi için istediği hayrı, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman 7; Müslim, İman 71/72). Mü`min, her konuda kayıtsız şartsız Allah`a güvenen ve kendisine güven duyulan kimsedir. Özellikle Müslüman kardeşlerinin kendisine her konuda güvenip her şeylerini rahatlıkla emanet edebilecekleri kimsedir Müslüman. “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhacir ise, Allah`ın yasakladığı şeylerden uzaklaşan kimsedir.” (Buhari, İman 4–5, Rikak 26; Müslim, İman 64–65). Kardeşlik, her şeyden önce vahdetin, birlik ve bütünlüğün icraata dökülmesidir. “Vahdet”, “Tevhit” kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhit, birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah`ı birlemeyen kimsenin, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlakından mahrum insanın da gerçek muvahhit olması beklenemez.&lt;br /&gt;Mevcut Müslümanların konumu, din düşmanlarının tavrı Müslümanların kardeşliğini emretmektedir. Filistin`in Siyonistler, Afganistan ve Irak`ın Amerikalılar tarafından resmen işgali ve bunlardan daha acı olan kâfirlerin yerli işbirlikçileri olan İslam düşmanları tarafından Müslümanların devletlerinin işgali, onları yönlendirdiği medyanın, çevre şartlarının, cahili eğitimin oluşturduğu fitne ve fesadın Müslümanların gönüllerini ve kafalarını işgali, mü`minlerin birleşip kardeş olduklarını ispat etmelerinden başka seçeneklerinin olmadığını haykırıyor. İsrail`in vahşeti, Amerika`nın dehşeti Müslümanların hemen şimdi kardeşliklerini göstermelerini farz-ı ayın kılıyor.&lt;br /&gt;Dünya huzuru Müslümanlar arasında kardeşliği gerektirmektedir. Fesat ve kargaşanın, tefrika ve sürtüşmenin gereksiz tartışma ve ihtilafın, eleştiri bombardımanının olduğu ve bireyselciliğin öne çıkıp herkesin sadece kendini düşündüğü yerde huzur olmayacak; kardeşlik ve vahdetin, ittifak ve cemaatin olduğu yerde ise huzur olacaktır.&lt;br /&gt;Ahiret saadeti İslam kardeşliğini gerektirmektedir. Cennete ancak muvahhid mü`minleri sevip dayanışma ile ulaşılabilir. “Mü`min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”(Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66)..” (Buhari, İman 6; Müslim, İman 71; Nesai, İman 19; Tirmizi, Sıfatu`l-Kıyame 60; İbn Mace, Mukaddime&lt;br /&gt;Ya kardeşlik bilincini kuşanıp kurtulacağız, ya da birliğimizi bozmaya çalışan düşmanların aramıza sokmak istedikleri fitne ve fesat karşısında boğulacağız. Hepimiz aynı geminin yolcularıyız. Kurtuluşumuz için tek çıkar yol içinde bulunduğumuz gemiyi hep birlikte korumak ve kollamaktır.&lt;br /&gt;               Tüm Müslümanlar ümmet adlı evrensel bir ailenin evlatlarıdır. Bu aileyi tek imam/lider yönetir.  Bütün dünya Müslümanları tevhit ekseninde birleşse, Kur`an`ın istediği gibi tek ümmet olsa, neler olur? Neler olmaz ki… Hayali bile insanı mutlu ediyor. Hangi zalim güç, hangi emperyalist devlet, hangi tağut dayanabilir ki… İşte İSLAM kardeşliğin, ümmet olmanın, vahdetin önemi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;Müslüman Şahsiyeti                  M. Zekeriya KANDEHLEVİ&lt;br /&gt;Hayat üs Sahabe                       Muhammed Yusuf KANDEHLEVİ&lt;br /&gt;Erzurum Gazetesi                      Ahmet KALKAN&lt;br /&gt;Sahihi Buhari&lt;br /&gt;Kuran`ı Kerim&lt;br /&gt;Kürsüden öğütler&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-7963455984942561381?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/7963455984942561381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/7963455984942561381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/islam-kardelii.html' title='İSLAM KARDEŞLİĞİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6352469682840267175</id><published>2008-10-22T21:43:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T21:45:01.861+03:00</updated><title type='text'>RAMAZAN AYININ KAZANIMLARININ KORUNMASI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İbadetlere olan ihtiyacımız veya sorumluluklarımız, sadece Ramazan ayına mahsus değildir. İman esasları, ibadetler, ahlâki vasıflar süreklilik arz eder. Bunlara ilişkin prensipler, emir ve yasaklar geçici değildir. Bunlar mevsimi geçince çıkarılıp bir kenara bırakılan elbiseler gibi değildir. Bunun için Ramazan ayı boyunca eda edilen ibadetler olsun, bu ayda kazanılan ahlâki vasıflar olsun sürdürülmek durumundadır. Terk ettiğimiz kötü alışkanlıklara, günahlara tekrar geri dönmemek gerekir. Yoksa bunların bir süreliğine terk edilmiş olması çok fazla anlamlı olmaz.  Ramazan-ı Şerif’e gösterdiğimiz saygıdan dolayı birtakım kötü alışkanlıkların terk edilmesi ne kadar sevindirici ise, Ramazan bitince günahlara ve kötülüklere tekrar dönülmesi de o kadar üzücü olur.&lt;br /&gt;Bilindiği gibi insanın maddî ve manevî ihtiyaçları vardır. Vücudumuz nasıl ki daima maddî gıdalara ihtiyaç duyuyorsa, ruhumuz da manevî gıda olan ibadetlere ihtiyaç duyar. Nasıl haftada bir defa veya yılda sadece bir ay yiyip içmek suretiyle bedenin maddî ihtiyaçları karşılanmıyor ise, haftada bir Cuma namazı kılmak veya yılda sadece Ramazan ayında ibadet etmekle manevî ihtiyaçlar da karşılanmış olmaz. Dolayısıyla Ramazan ayında kazandığımız bir takım iyi huylar ve güzel amelleri hayatımız boyunca devam ettirmeliyiz.&lt;br /&gt;Zira ömrün en hayırlısı, ibadetlere sabır göstererek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda sürdürülenidir. Resulullah (s.a.v.), “İbadetin hayırlısı devamlı olandır.” Buyurmuştur. Kadın erkek tüm mü’minler büluğ çağından son nefesine kadar Yüce Allah’a ibadet etmekle yükümlüdürler. Allah Kur’an-ı Kerimde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;buyurmaktadır.&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim’de    يا أيها الذين آمنوا كتب عليكم الصيام كما كتب على الذين من قبلكم لعلكم تتقون “ Ey iman edenler! Kötülüklerden sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;âyeti, orucun koruyucu bir boyutunun olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber de “…Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin. "&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; buyurmak suretiyle orucun, nefsin gayri meşru arzu ve isteklerine karşı   bir kalkan olduğunu dile getirmiştir. Ramazan ayı boyunca, şuurlu ve şartları özümsenerek tutulan oruç, kişiyi kötülüklere karşı bir yıl boyunca korur. Eğer korumuyorsa o orucun hakkıyla tutulmadığı, kabul olunmadığı düşünülebilir.  Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ramazanda başlanan güzel ibadetlerin, kabul olunması için devam ettirilmesi gereğini ifade etmiştir.&lt;br /&gt;Ramazanda başlanan gece namazları, Kur’an okuma alışkanlığı, devam ettirilmeli, güzel ahlaki hassasiyetler pekiştirilmeli ve zararlı alışkanlıklara ara verilmişken tekrar dönmemelidir.&lt;br /&gt;Toplumsal barışın ve birlikteliğin sağlanmasında da oruç etkin rol oynamaktadır. Çünkü oruçlu kavgalara, kötü sözlere açık değildir. Onun sadece midesi değil aynı zamanda dili, eli, gönlü bütün uzuvları dünyada bu tür çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Evet kısa vadede onun dilinin, iftarı güzel sözdür, gönlünün iftarı güzel duygulardır, elinin iftarı, hayır işlerde kullanmaktır, gözünün iftarı güzelliklere bakarak Yüce Rabbi’nin kudret ve kuvvetini anlamaktır. Aklın iftarı, millet ve insanlığa huzur verecek bilgi ve düşünceler üretmektir. Uzun vadede ise bu uzuvların iftarı, Yüce Rabbi’nin müjdesine erdiği andadır. İnancımıza göre asıl müjde ve iftarda bu olsa gerek. Ancak bu müjdeye nail olabilmek için, uzuvlarımızın ve kalbimizin orucunun ömür boyu devam etmesi gerekir.&lt;br /&gt; Nice masum hayatların sönmesinin, kanların akıtılmasının, aile ve dostlukların yıkılmasının temelinde,  hiçbir değeri olmayan söz ve kavgaların olduğunu görmekteyiz. Bu tür olayların, gerek fert ve gerekse toplumsal boyutta tamiri imkânsız yaralar ortaya çıkardığı da bir gerçektir. İşte dar anlamda oruçlu geniş anlamda ise Müslüman, kavga ve anlamsız sözlere kapalıdır, diğer bir ifadeyle o, Allah’ın rızası olmayan her türlü eyleme karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Onun kapısı adeta iftar sofrası gibi hep güzelliklere açılır. Maddi ve manevî yönden aç, susuz insanlar onda hayat bulur. O sofrada nasıl gayr-i meşrû yiyecek ve içeceklere yer yoksa, onun makro planda dünyasında da, mikro planda gönlünde de meşrû olmayan davranış ve eylemlere geçit yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              I.      Konu İle Alakalı Bazı Ayet ve Hadisler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. “&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Ra’d 13/28; Zariyat, 51/56; Hicr 15/53-55; İsra 17/67,83; Lokman 31/32; Zümer 39/8; Fussilet 41/49-51; Yusuf 12/40, 108; Meryem 19/65; Enam Suresi, 162; Meryem Suresi, 65 76; İsra Suresi, 19; Al-i İmran Suresi, 41; Araf Suresi, 205; Tevbe Suresi, 71; Furkan Suresi, 64; Secde Suresi, 16; Zümer Suresi, 9;Al-i İmran 3/8.; Nur 24/38; Kasas 28/77; Haşr 58/18-19; Bakara 2/200-202&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; وَعَن عائِشَةَ رَضِيَ اللَّه عَنْها ، قَالَتْ : كَانَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حَتى تَتَفطَّر قَدَمَاه ، فَقُلْتُ لَهُ : لِمَ تَصْنَعُ هذا يا رسُول اللَّهِ وَقد غُفِرَ لَكَ ما تَقَدَّم مِن ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ؟ قَالَ : « أَفَلا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا » .&lt;br /&gt;       متفقٌ عليه . وعَنِ المغيرةِ بنِ شعبةَ نحوهُ ، متفقٌ عليه .&lt;br /&gt; Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayakları şişinceye kadar namazı kılardı. Âişe diyor ki, kendisine:&lt;br /&gt;– Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey Allah’ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır, dedim.&lt;br /&gt;– “Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” buyurdu. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عن عائشةَ رضي اللَّهُ عنها أَن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم دخَلَ عليْها وعِنْدها امْرأَةٌ قال : منْ هَذِهِ ؟ قالت : هَذِهِ فُلانَة تَذْكُرُ مِنْ صَلاتِهَا قالَ : « مَهُ عليكُمْ بِما تُطِيقُون ، فَوَاللَّه لا يَمَلُّ اللَّهُ حتَّى تَمَلُّوا وكَانَ أَحَبُّ الدِّينِ إِلَيْهِ ما داوَمَ صَاحِبُهُ علَيْهِ » متفقٌ عليه .&lt;br /&gt; Âişe radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem girdi ve:&lt;br /&gt;– “Bu kadın kim?” diye sordu. Âişe validemiz:&lt;br /&gt;– Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetti. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem:&lt;br /&gt;– “Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette ibadet etmeniz size yeter. Allah’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz” buyurdu.&lt;br /&gt;Resûl–i Ekrem’in en çok sevdiği ibadet, sâhibinin devamlı yaptığı idi. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; عن جابر رضي اللَّه عنه قال : قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يُبْعثُ كُلُّ عبْدٍ على ما مَاتَ علَيْهِ » رواه مسلم .&lt;br /&gt;Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;وعن عبدِ اللَّه بنِ عمرو بنِ العاص رضي اللَّه عنهما قال : قال لي رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يَا عبْدَ اللَّه لا تَكُنْ مِثلْ فُلانٍ ، كَانَ يقُومُ اللَّيْلَ فَتَركَ قِيامَ اللَّيْل » متفقٌ عليه&lt;br /&gt;Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:&lt;br /&gt;Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle dedi:&lt;br /&gt;“Ey Abdullah! Filan kimse gibi olma, çünkü o gece ibadetine devam ederken, sonra geceleri ibadet etmeyi terketti. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            II.      Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nevevî, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.&lt;br /&gt;Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Hicr, 15/99&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bakara, 2/183&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Müslim, Sıyâm, 30/163 (I, 807).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Hicr, 15/99&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Haşr 59/12&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn 79–80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 17; İbni Mâce, İkâme 200&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Buhârî, Îmân 32, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 221. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 17; Îmân 29&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Müslim, Cennet 83&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Buhârî, Teheccüd 19; Müslim, Sıyâm 185&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6352469682840267175?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6352469682840267175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6352469682840267175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/ramazan-ayinin-kazanimlarinin-korunmasi.html' title='RAMAZAN AYININ KAZANIMLARININ KORUNMASI'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-238782576293563130</id><published>2008-10-22T21:42:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:43:19.979+03:00</updated><title type='text'>KADİR GECESİ</title><content type='html'>Mübarek gün ve geceler toplumumuzda büyük şevk ve iştiyakla kutlanan gecelerdir. Bu geceler bayram havası içerisinde geçmektedir. İşte bu gecelerden biri de Kadir gecesidir. Kadir; değer, kıymet ve itibar demektir. Bu geceye Kadir Gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Zaman ve mekanlar; kendilerinde meydana gelen önemli olaylarla değer kazanırlar. Kadir Gecesini bu derece değerli kılan en önemli sebep de Kur’ân-ı Kerîm’in bu gece indirilmeye başlanmış olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulü ve Peygamberimizin insanlığa son peygamber olarak gönderilmesi, dünya tarihinin en önemli hadisesidir.&lt;br /&gt;إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْر وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْر لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍتَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّنكُلِّ أَمْر سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ&lt;br /&gt;“Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesi’nde indirdik.  Kadir gecesi’nde olduğunu sen ne bileceksin! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İslam alimleri Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu konusunda ittifak etmiş olmalarına rağmen, İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar: Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü'minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Mü'minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir.&lt;br /&gt;Kadir Gecesini gereği gibi anlayıp hakkıyla değerlendirmenin yolu, Kur’ân-ı Kerîm’in eşsiz mesajlarını anlamaktan geçer. Bu itibarla, Kadir Gecesi Kur’ân-ı öğrenme ve Rasûlüllah’ı tanıma, onların öngördüğü fazilet ilkeleri doğrultusunda yaşama ve her türlü kötülüğü terk etme vesilesi kabul edilmelidir.&lt;br /&gt;Zira, insanlara dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamayı hedefleyen ve manevi varlığımızı karartan her türlü olumsuzluktan arındırarak, bizi üstün ahlâkî değerlere yönelten Kur’ân’dır. O’nun getirdiği ilke ve prensiplerin özünde aydınlık, hoşgörü, dostluk ve kardeşlik vardır. O, insanlar arasında sevgi, uzlaşma, yardımlaşma, kardeşlik ve istikrarı sağlayacak; fert ve toplum planında pek çok ahlâkî ve sosyal problemin hak ve adalet çerçevesinde çözülmesine ışık tutacak ve insanlara gelişme yollarını göstererek onları geleceğe hazırlayacak ilâhî ölçüleri içeren bir kitaptır.&lt;br /&gt;Kur’ân’ın bu özelliği, “Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; “Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz....”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Ayetleriyle  dile getirilmektedir.&lt;br /&gt;Ayrıca bu geceyi, namaz kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeli, geçen hayatımızın Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmadığının muhasebesini yapmalıyız.&lt;br /&gt;Dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve kardeşliği hâkim kılmalıyız. Yetimlerin, kimsesizlerin, fakir ve muhtaçların yüzünü güldürmeli, onlara yardım elimizi uzatmalıyız. Böyle hayırlı sevaplı ameller için bu gece büyük bir fırsattır.&lt;br /&gt;Bu nedenle manen bin aydan daha hayırlı olduğu müjdelenen, dolayısıyla, yaklaşık 80 küsur yıllık bir insan ömrüne bedel olan bu geceden gerektiği şekilde istifade etmeliyiz. Sayısız manevî güzelliğin yaşandığı ve mükâfatların sınırsız olarak verildiği bu gecede; özümüze dönerek gaflet içinde geçen günlerimizi sorgulamalı, kendimizle hesaplaşmalı, iyi ve güzel davranışlarımızı artırmaya, kötü davranışlardan uzaklaşarak kalbimizdeki manevî kirleri temizlemeye çalışmalıyız.&lt;br /&gt;Bu gibi mübarek gün ve geceleri değerlendirirken gözden uzak tutulmaması gereken bir durum ise,  ibadet ve taatlerimizi sadece bu geceye hasretmemeli, her zaman Allah’ın kulu ve Hz. Muhammed (sav)in ümmeti olduğumuzu hatırda tutup, ona göre hayatımızı yönlendirmeliyiz. Efendimiz (s.a.v.)e hangi amelin daha hayırlı olduğu sorulduğunda “Az da olsa devamlı olanı” buyurmuştur.&lt;br /&gt;Müberek gün ve geceler toplumsal hayata pek çok yönden katkı sağlamakta, bu gün ve geceler vesilesi ile insanlar birbirlerini ve yakınlarını aramakta, yetimler ve fakirler gözetilmekte, hastalar ziyaret edilmekte ve dargınlar barışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V.        KONU İŞLENİRKEN BAŞVURULABİLECEK BAZI HADİSLER&lt;br /&gt;عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ إِنْ عَلِمْتُ أَىُّ لَيْلَةٍ لَيْلَةُ الْقَدْرِ مَا أَقُولُ فِيهَا قَالَ ‏"‏ قُولِي اللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي ‏"‏&lt;br /&gt;Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (sav)'e: "- Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (sav):" Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ ‏"‏ تَحَرَّوْا لَيْلَةَ الْقَدْرِ فِي الْوِتْرِ مِنَ الْعَشْرِ الأَوَاخِرِ مِنْ رَمَضَانَ ‏"‏‏&lt;br /&gt;Hz. Aişe (sav) den: Peygamber şöyle buyurdu: Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde arayınız.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عَنْ زِرَّ بْنَ حُبَيْشٍ، يَقُولُ سَأَلْتُ أُبَىَّ بْنَ كَعْبٍ - رضى الله عنه - فَقُلْتُ إِنَّ أَخَاكَ ابْنَ مَسْعُودٍ يَقُولُ مَنْ يَقُمِ الْحَوْلَ يُصِبْ لَيْلَةَ الْقَدْرِ ‏.‏ فَقَالَ رَحِمَهُ اللَّهُ أَرَادَ أَنْ لاَ يَتَّكِلَ النَّاسُ أَمَا إِنَّهُ قَدْ عَلِمَ أَنَّهَا فِي رَمَضَانَ وَأَنَّهَا فِي الْعَشْرِ الأَوَاخِرِ وَأَنَّهَا لَيْلَةُ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ ‏.‏ ثُمَّ حَلَفَ لاَ يَسْتَثْنِي أَنَّهَا لَيْلَةُ سَبْعٍ وَعِشْرِينَ فَقُلْتُ بِأَىِّ شَىْءٍ تَقُولُ ذَلِكَ يَا أَبَا الْمُنْذِرِ قَالَ بِالْعَلاَمَةِ أَوْ بِالآيَةِ الَّتِي أَخْبَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا تَطْلُعُ يَوْمَئِذٍ لاَ شُعَاعَ لَهَا ‏.‏&lt;br /&gt;Zir b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Ka'b'a sordum: Kardeşin Abdullah b. Mes'ud: "Yıl boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder" diyor, dedim. Übey b. Ka'b dedi ki: "Allah İbn Mes'ud'a rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir gecesinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu" dedi."- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebü'l-Münzir (Übey b. Ka'b'ın lakabı)" dedim. Übey;"- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, "o gün güneş şuasız olarak doğar" dedi &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI. YARALANILABİLECEK BAZI KAYNAKLAR&lt;br /&gt;1- DİA Kadir Gecesi maddesi&lt;br /&gt;2- Buhârî, Kitabü Fadl-i Leyleti’l-Kadr.&lt;br /&gt;3- M. Asım Köksal, Kadir Gecesi.&lt;br /&gt;4- S. Daim Duran, Mübarek Geceler&lt;br /&gt;5- Kazım Öztürk, İslamda Kutsal Gün ve Geceler&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Kadr, 97/1-5.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; İsrâ, 17/9.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; İsrâ, 17/82.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Tirmizî, “Deavât”, 84.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Buhari, Leyletü’l-Kadr, 3.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Müslim, Sıyam, 220.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-238782576293563130?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/238782576293563130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/238782576293563130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/kadir-gecesi.html' title='KADİR GECESİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-3670588373630623872</id><published>2008-10-22T21:41:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:42:10.607+03:00</updated><title type='text'>ZEKATIN ÖNEMİ VE FAZİLETİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;A.İnfak sadaka ve zekat kavramı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnfak, dinî bir terim olarak, “Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla kişinin kendi servetinden harcamada bulunması, ihtiyaç sahiplerine aynî ve nakdî yardım etmesi” demektir.&lt;br /&gt;Bu yönüyle infak, hem farz olan zekâtı hem de gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içerir. İnsanın sahip olduğu servetin gerçek sahibi Allah’tır. O’nun emanet olarak verdiği bu servetten başkalarına vermek gerekir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan müttaki mü’minlerin özellikleri sayılırken bunlar arasında infâk da zikredilmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sadaka ise “Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme, iyilik ve ihsanda bulunma” demektir. Hem bedeni ve hem de mali olabilir. Sadaka, Farz, vacip ve mendub diye kısımlara ayrılır. Zekât ve zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek farz, sadaka-i fıtır vacip ve diğerleri ise menduptur.&lt;br /&gt;Hz. Peygamber sadaka ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Zekat “Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelir”  dinî bir terim olarak, “belirli bir malın bir kısmının Allâh rızası için muayyen kişilere verilmesi” demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.Zekatın dindeki yeri önemi ve fazileti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zekat, İslâm'ın beş temel esasından biri olup, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Zekat, İslam’ın beş şartından biridir.Mal ile yapılan bir ibadet,iktisadi ve sosyal yönleri bulunan bir müessesedir.&lt;br /&gt; Bu kadar önemli olduğu içindir ki Kur’an-ı Kerim’de zekat defalarca ve hemen namaz kılınız ifadesi arkasından anılıp emredilmiş, hadis kitaplarında müstakil birer bölüm konusu olmuş, fıkıh kitaplarının ibadete ayrılan kısımlarında geniş bir bölüm olarak yerini almıştır. İslam âlimleri tarafından yazılan pek çok kitaba konu olmuş hatta müstakil zekat kitapları yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.Zekatın topluma sağladığı katkılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.      Zekat, hem mal sahibini manevi kirlerden temizler, günahlarından arındırır; hem malını fakirlerin haklarından temizler. Zekat ruh ile beden yapısı arasında bir denge sağlar. Namaz,oruç,zikir ve dualar manevi yapının, zekat ise hem manevi hem de bedensel yapının sağlığını temin eder. Dolayısıyla, İslam dininin hem dünya hem de ahreti kapsadığının ve bu iki dünyanın birbirinden ayrılmaz birer unsur olduklarının simgesidir. Diğer ibadetleri yerine getirdiği halde Dua ve zikirsiz bir toplum kör, zekatsız bir toplum ise topaldır. Yüce rabbimiz Muminun suresinin 1. Ayetinde bu ince noktaya işaret olmak üzere şöyle buyuruyor.&lt;br /&gt;“Namazlarında huşu içinde bulunanlar, boş sözlerle boş davranışlardan kaçınanlar, zekatı verenler ve namuslarını koruyanlar kurtulmuştur”.&lt;br /&gt;2.      Zekat, aynı zamanda çok önemli bir sosyal güvenlik emridir. Toplumda korunmaya muhtaç kimselere yardım ellinin uzatılmasını sağlayarak onların sosyal seviyelerini güçlendirir, insanca yaşamalarını sağlar. Zekat müessesinin var olduğu bir toplumda Müslümanlar sosyal güvence altındadır.&lt;br /&gt;3.      İslam malın sımsıkı bir şekilde elde tutulmasına karşıdır. Mal ya yatırıma aktarılarak, toplum hizmetine harcanmalı yahut zekat verilerek yaralar sarılmalıdır. İslam cimriliği kötüler cömertliği teşvik eder, malı toplum hizmetinde harcamayı, paylaşmayı, böylece topluma yararlı olmayı kulluğun şartı olarak kabul eder.&lt;br /&gt;Özet olarak şunu söylemeliyiz:&lt;br /&gt;Zekat en güzel yardımlaşma müessesesidir.Yüce dinimiz İslam,, birlik ve beraberliğe, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya çok büyük önem verir. Zenginlere zekat yükümlülüğü getirmekle de bu yardımlaşmayı sistemleştirir. Zengin her yıl malının bir bölümünü yoksullara vererek hem Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirir ve hem de toplumda zengin-fakir kaynaşmasına,sevgi ve saygı ortamının oluşmasına katkıda bulunur&lt;br /&gt;         Zekat fert ve topluma huzur sağlar, hayatı yaşanır hale getirir, Allah’ın rızasını kazandırır, Müslüman’ı mali yönden Allah’a kul yapar; dolayısıyla ona dünya hayatını içinde bulunduğunu, toplumu ile ilgilenmesi gerektiğini, toplumun sorunlarından uzaklaşamayacağını hatırlatır; dolayısıyla onu toplumu ile bütünleştirir. Zekat böylece tam bir sosyal bütünleşme meydana getirir. Türkiye de yaşana zor krizden fazla etkilenmeyip toplumsal yapının ayakta kalması zekat ve yardımlaşma sisteminin ürünüdür.&lt;br /&gt;         D.Zekat vermekle yükümlü olan kimsede bulunması gereken şartlar&lt;br /&gt;Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için müslüman, akıllı, buluğ çağına erişmiş olması ve hür olması; borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisap miktarı mala sahip olması gerekir.&lt;br /&gt;Zekâta tabî mallar Kur’an-ı Kerim’de, altın ve gümüş (Tevbe 9/34), tahıllar ve meyveler (En’am 141), ticaret ve benzeri işlerden elde edilen kazançlar (Bakara 2/276), madenler ve benzeri yer altı servetleri (Bakara 2/276) ve diğer mallar (Tevbe 9/103; Zâriyât 51/19) şeklinde belirlenmiştir.&lt;br /&gt;Genel olarak malların zekâtı kırkta bir oranındadır. Ancak tarım ürünlerinde masraflı olup olmamasına göre yirmide bir veya onda bir oranındadır. Hayvanlarda ise özel olarak hayvanın cinsine göre ayrı ayrı belirlenmiştir.&lt;br /&gt;Havâic-i asliyye, temel ihtiyaçlar demektir. Bir fıkıh terimi olarak zekata tabi olmayan temel ihtiyaç maddeleri manasına gelmektedir.&lt;br /&gt;Temel ihtiyaç maddeleri insanın hayat ve hürriyetini korumak için muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar, genel olarak, nafaka, oturulan ev, ev eşyası, ihtiyaç duyulan elbise, borç karşılığı mal, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, binek taşıtları, ilim için edinilen kitaplar gibi eşyadır.Esasen asli ihtiyaçlar, zaman, muhit ve durumun değişmesiyle değişir ve gelişir.&lt;br /&gt;Nisap, dini bir kavram olarak, zekât, sadaka-i fıtır, kurban gibi ibadetler için konulan bir zenginlik ölçüsüdür.&lt;br /&gt;Zenginliğin asgari sınırı olan nisap Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Bu asgarî sınırlar, bir açıdan o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermektedir.&lt;br /&gt;Hadislerde belirlenen nisap miktarları şöyle sıralanabilir; 80,18 gr. altın veya bunun tutarında para, ticaret malı, 40 koyun veya keçi, 30 sığır, 5 deve. Nisap miktarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur.&lt;br /&gt;         E. Zekat Verilecek Yerler&lt;br /&gt;Zekatın verileceği yerler tevbe suresini 60. Ayetinde açıklandığına göre, sekiz sınıftan ibarettir. Yüce Allah adı geçen ayette&lt;br /&gt;“Zekatlar Allah katından belirlenmiş olarak ancak fakirlerin, yoksulların, zekat işlerinde çalışanların, kalpleri islama ısındırılmak istenenlerin, kölelerin, borçluların Allah yolundaki hizmetlerin ve yolcuların hakkıdır”  buyurur.&lt;br /&gt;Bu ayetten ve sevgili peygamberimizin (S.A.V.) uygulamalarından anladığımıza göre, zekatlar sadece toplumda fakir ve mhtaçların hakkı değildir. Zekat , fakirler ve miskinler dışında, toplumun değişik kesimlerindeki İslami hizmetlere de verilebilir.&lt;br /&gt;    1. Fakirler: Zekatın verileceği yerlerin birincisi fakirler grubudur. Geliri giderinden az olan kimselere fakir denir. İhtiyaç sahibi oldukları halde dilenmekten çekinenler, ihtiyaçlı ve hasta olan kimseler, nisap miktarından daha az mal varlığınasahip olan kimselerdir.&lt;br /&gt;    2.  Miskinler:Zillet içinde bulunan kimseler, çalışma gücüne sahip olduğu halde  iş bulamayanlardır.&lt;br /&gt;    3.  Zekat işlerinde çalışanlar: .&lt;br /&gt;    4. Müellefe-i kulüb: Kendilerine zekât yardımı yapıldığı takdirde İslam’a karşı yumuşatılmak zararsız hale getirilmek yahut İslam dininde sebat ettirilmek istenen kimselerdir.&lt;br /&gt;    5. Köleler: islam’ın kölelikle mücadele ettiğinin en bariz örneği ve resmi belgesi zekâtın harcanacağı yerler arasında kölelerin zikredilmesidir. İslam dini Müslümanların Allaha karşı kulluk görevlerini tamamlamaları için gerekirse zekâtın bir fonundan harcama yapılarak köleleri hürriyetlerine kavuşturmalarını istemiştir.&lt;br /&gt;    6.  Borçlular&lt;br /&gt;    7. Allah yolundaki hizmetler: Hedefi İslam hakimiyeti ve ihyası,İslam yurdunun muhafazası ve kurtarılması, İslam a yönelen her nevi tehlikenin önlenmesi olan askeri,,fikri,siyasi,iktisadi mücadele ve faaliyetler”Allah yolundaki hizmetler  dendir.bu faaliyetlerin zekat bütçesinde payı vardır.&lt;br /&gt;     8. Yolcular&lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zekat verirken, sekiz sınıfa giren kimseler arasında şu sıra gözetilmelidir&lt;br /&gt; Önce kardeşler, kardeş çocukları, amca, hala, dayı ve teyze, sonra diğer akraba ve komşular, bunlardan sonra mahallesinde ve oturduğu memleketteki fakirler. Aldığı zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere değil, gerçek ihtiyaçları için harcayan fakirlere vermek daha iyidir.&lt;br /&gt;       F.Zekat verilmeyecek kimseler&lt;br /&gt;      Zekât, ana-babaya hangi yönden olursa olsun dedeye, nineye ve daha yukarısına; toruna ve daha aşağısına; karıya, kocaya, kâfire, dini yönden zengin sayılacak kadar malı olan Müslüman’a, Allah yoluna aykırı zihniyetteki kuruluşlara verilemez. Cami, mescit, yol ve köprü gibi amme hizmetlerine de zekât verilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler&lt;br /&gt;وَأَقِيمُواالصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولََعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ&lt;br /&gt;“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                                          وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُواْ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلِلّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ&lt;br /&gt;“Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Bakara, 2/1-3, 43, 110, 277; Nisa, 4/162; Mâide, 5/55; Âraf,  7/156; Tevbe, 9/5-11, 18,  71; Hac, 22/41, 78; Mü’minûn, 23/1-4; Neml, 27/1-3; Rum, 30/39; Lokman, 31/1-4;  Ahzab, 33/33; Fussilet, 41/6-7; Mücadele, 58/13; Meâric, 70/19-25; Müzzemmil,73/20; Beyyineh, 98/5.                                                                                                                  &lt;br /&gt;V)Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler&lt;br /&gt;بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالْحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ ‏"‏‏.‏&lt;br /&gt;"İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak".&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـأَنَّ أَعْرَابِيًّا، أَتَى النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ دُلَّنِي عَلَى عَمَلٍ إِذَا عَمِلْتُهُ دَخَلْتُ الْجَنَّةَ‏.‏ قَالَ ‏"‏ تَعْبُدُ اللَّهَ لاَ تُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمُ الصَّلاَةَ الْمَكْتُوبَةَ، وَتُؤَدِّي الزَّكَاةَ الْمَفْرُوضَةَ، وَتَصُومُ رَمَضَانَ ‏"‏‏.‏ قَالَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لاَ أَزِيدُ عَلَى هَذَا‏.‏ فَلَمَّا وَلَّى قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى رَجُلٍ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَلْيَنْظُرْ إِلَى هَذَا ‏"‏‏&lt;br /&gt;Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre (Bir gün) Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'e bir A'râbî geldi. Ve: - Yâ Resûla'llâh, beni bir ibâdete delâlet buyursanız ki, ben onu işleyince Cennet'e girebileyim, demişti. Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Allâh'a ibâdet edersin, ve Allâh'a hiç bir şeyi şerik kılmazsın, farz olan namazı kılar, farz olan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın! buyurdu. A'râbî (kemâl-i safvetle): - Hayâtım yed-i kudretinde olan Allâh'a yemîn ederim ki ben, sizden işittiğim bu ibâdetler üzerine hiç bir ibâdet ziyâde etmem, deyip de müteâkıben dönüp gidince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Kim ki, ehl-i Cennet'ten bir adam görüp mesrûr olmak isterse, şu temiz sîmâya baksın!, buyurdu”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;بَعَثَ رسول اللّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعَاذاً إلى الْيَمَن. فقَالَ: إنَّكَ تَقْدُمُ عَلى قَوْمِ أهْلِ كِتَابٍ فَلْيَكُنْ أوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إلَيْهِ عِبَادَةُ اللّهِ تَعالى، فَإذَا عَرَفُوا اللّهَ تَعالى فَأخْبِرْهُمْ أنَّ اللّهَ تَعالى فَرَضَ عَلَيْهِمْ زَكَاةً تُؤخَذُ مِنْ أغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلى فُقَرَائِهِمْ، فَإنْ هُمْ أطَاعُوا لِذلِكَ فَخُذْ مِنْهُمْ وَتَوَقَّ كَرَائِمَ أمْوَالِهِمْ                                                                &lt;br /&gt;Resülullah (s.a.v.) Muâz (r.a.)'ı Yemen'e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki:&lt;br /&gt;"Sen EhI-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin iIk şey AIIah'a ibâdet olsun. AIIah'ı tanıdılar mı, kendilerine AIIah'ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da ittaat ederlerse kendilerinden zekatı aI. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;قال رسول اللّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: مَا مِنْ صَاحِبِ إبِلٍ وََ لاَ بَقَرٍ وََ لاَ غَنَمٍ لاَ يُؤَدِّي حَقَّ اللّهِ تَعالى فِيهَا إِلاَّ جَاءَتْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أكْثَرَ مَن كَانَتْ وَأُقْعِدَلَهَا بِقَاعٍ قَرْقَرٍ تَسْتَنُّ عَلَيْهِ بِقَوَائِمِهَا وَأخْفَافِهَا وَتَنْطَحُهُ بِقُرُونِهَا وَتَطَؤُهُ بِأَظْلاَفِهَا لَيْسَ فِيهَا جَمَّاءُ وََ لاَ مُنْكَسِرٌ قَرْنُهَا كُلَّمَا مَرَّتْ عَلَيْهِ أُخْرهَا عَادَتْ عَلَيْهِ أُولاَهَا حَتَّى يُقْضى بَيْنَ الخَلْق. وََ لاَ صَاحِبِ كَنْزٍ لاَ َيَفْعَلُ فِيهِ حَقّهُ إَّلا جَاءَ كَنْزُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ شُجَاعاً أقْرَعَ يَتْبَعُهُ فَاتِحاً فَاهُ فَإذَا أتَاهُ فَرَّ مِنْهُ فَيُنَادِيهِ: خُذْ كَنْزَكَ الَّذِى خَبَّأْتَهُ فَأنَا عَنْهُ غَنِىٌّ. فإذَا رَأى أَنَّهُ َ لاَ بُدَّ لَهُ مِنْهُ سَلَكَ يَدَهُ في فِيهِ فَيقْضِمُهَا قَضْمَ الْفَحْل.&lt;br /&gt;Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını eda etmeyen herkese Kıyamet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla tosluyacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlükatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hâI devam edecek.&lt;br /&gt;Keza "kenz'‚ (hazine) sâhip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkese, Kıyamet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona:&lt;br /&gt;"Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağniyim!" diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecek". &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Konu ile ilgili Bazı Ayetler             &lt;br /&gt; “Servet sahiplerinin mallarından zekat al. Zekat onların mallarını temizler, vicdanlarını arıtır”. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ  مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُواْ مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ&lt;br /&gt;“O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;                        &lt;br /&gt;Konu ile ilgili  faydalanılabilecek diğer ayetler ise şunlardır: Tevbe, 9/60 ; Zariyat, 52/19.&lt;br /&gt;Konu ile ilgili Bazı Hadisler&lt;br /&gt;قال رسول اللّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: قَدْ عَفَوْتُ لَكُمْ عَنِ الخَيْلِ وَالرَّقِيقِ فَهَاتُوا صَدَقَةً الرِّقَةِ مِنْ كُلِّ أرْبَعِينَ دِرْهَماً دِرْهَمٌ، وَلَيْسَ في تِسْعِينَ وَمِائَةٍ شَىْءٌ. فَإذَا بَلَغَتْ مِائَتَيْنِ فَفِيهِمَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَ.&lt;br /&gt;"Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Sizi (ticarî olmayan) atın ve kölenin zekâtından affettim. Öyle ise gümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekât düşmez. İkiyüz dirheme ulaştı mı beş dirhem verilecektir" &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;      &lt;br /&gt;قالَ رسُولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: "‏ فِيمَا سَقَتِ الأَنْهَارُ وَالْغَيْمُ الْعُشُورُ وَفِيمَا سُقِيَ بِالسَّانِيَةِ نِصْفُ الْعُشْرِ ‏"‏&lt;br /&gt;"Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Nehir ve yağmur sularının suladığı şeylerden (zekât olarak) öşür (onda bir) alınır. Hayvanla sulananlardan öşrün yarısı (yirmide bir) zekât alınır".&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعَثَهُ إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ ‏"‏ خُذِ الْحَبَّ مِنَ الْحَبِّ وَالشَّاةَ مِنَ الْغَنَمِ وَالْبَعِيرَ مِنَ الإِبِلِ وَالْبَقَرَةَ مِنَ الْبَقَرِ ‏"‏&lt;br /&gt;"Resûlullah (s.a.v.) Yemen'e gönderirken kendisine  demiştir ki: "Zekât olarak hububâttan hububât al, davardan koyun al, deveden erkek veya dişi bir deve (baîr) al, sığırdan da bir sığır al".&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt; كَانَ&lt;br /&gt;كانَ رسولُ اللّهُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَأْمُرُنَا أَنْ نُخْرِجَ الصَّدَقَةَ مِنَ الَّذِي نُعِدُّ لِلْبَيْعِ ‏.‏&lt;br /&gt;"Resûlullah (s.a.v.) satmak üzere hazırladığımız şeyden zekât vermemizi emrederdi" &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;قال رسولُ اللّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: ‏"‏ لاَ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ وَلاَ لِذِي مِرَّةٍ سَوِيٍّ‏&lt;br /&gt;          "Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Sadaka, ne zengine ne de sakatlığı olmayan güçlüye helâl değildir" &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Fıtır Sadakası&lt;br /&gt;فَرَضَ رسولُ اللّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم زَكَاةَ الْفِطْرِ صَاعاً مِنْ تَمْرٍ أوْ صَاعاً مِنْ شَعِيرٍٍ عَلى كُلِّ عَبْدٍ أوْ حُرٍّ صَغِيرٍ أوْ كَبِيرٍ ذَكَرٍ أوْ أُنْثَى مِنَ المُسْلِمِينَ&lt;br /&gt;"Resûlullah (s.a.v.) sadaka-i fıtrı müslümanlardan büyük- küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak farz kıldı".&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;VI. Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;1.  D.İ.B.Yayını, Kur’an Yolu, I-IV, İlgili ayetlerin tefsiri.          &lt;br /&gt;Önce kardeşler, kardeş çocukları, amca, hala, dayı ve teyze, sonra diğer akraba ve komşular, bunlardan sonra mahallesinde ve oturduğu memleketteki fakirler. Aldığı zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere değil, gerçek ihtiyaçları için harcayan fakirlere vermek daha iyidir.&lt;br /&gt;2. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, II/398-408, Erkam Yayınları, İstanbul 1997&lt;br /&gt;3. Canan, Prof Dr. İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, VII, 319-434, Akçağ Yayınları, Ankara 1987.&lt;br /&gt;4. TDV, İSAM, İlmihal, I, 419-510&lt;br /&gt;5.islamda zekat müessesesi prof.dr.yusuf Vehbi yavuz.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;/a&gt; NOT:Bu vaaz projesi Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Mustafa GÜNEY tarafından hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;[1] Nûr, 24/33&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bakara, 2/2-3&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Buhârî, Sahih, Cihâd, 72, (III, 224); Müslim, Müsâfirûn, 84, (I, 499)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Nur, 24/56&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt;  Âl-i İmran, 3/180  &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Buhârî, Sahih, Îmân, 2, (I, 8); Müslim, Îmân, 19–22, (I, 45)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Buhârî, Sahih, Zekât, 1, (II, 109); Müslim, Îmân, 4, (I, 43)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Buhâri, Sahih, Zekât, 1, 42, (II, 108,125); Müslim, İmân, 7, (I, 51)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Buhâri, Sahih, Zekât, 3, (II/110); Müslim, Zekât, 6, (I, 680-685)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Tevbe, 9/103.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; En’âm, 6/141.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Tirmizî, Zekât, 3, (III, 16); Ebû Dâvud, Zekât, 5, (II, 232).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt;  Müslim, Zekât, 2, (I, 675); Ebû Dâvud, Zekât 12, (II, 253)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Ebû Dâvud, Zekât 12, (II/254); İbnu Mâce, Zekât 15, (I, 580)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Ebû Dâvud, Zekât 3, (II, 212)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Tirmizi, Zekât 23, (III, 42); Ebü Dâvud, Zekât 24, (II, 286)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Buhârî, Zekât 70- 78, (II, 138); Müslim, Zekât 4, (I,677)     &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-3670588373630623872?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/3670588373630623872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/3670588373630623872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/zekatin-nemi-ve-fazileti.html' title='ZEKATIN ÖNEMİ VE FAZİLETİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-2032419448284230517</id><published>2008-10-22T21:40:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:41:01.011+03:00</updated><title type='text'>ÇOCUKLARA RAMAZAN BİLİNCİ KAZANDIRILMASI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ÇOCUKLARA RAMAZAN BİLİNCİ KAZANDIRILMASI&lt;br /&gt;MANEVİ KİMLİK AŞISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Çocuk ve Ramazan&lt;br /&gt;Çocuklar tertemiz bir yaratılışa sahiptir. Ona şekil veren başta anne ve babası olmak üzere çevresidir. Çocuk, üzerine yazılmaya hazır tertemiz bir sayfa gibidir. İyi veya kötü etkilere açıktır. Çocukların bu temiz fıtratlarının korunması ve kirletilmemesi anne babalara düşen önemli bir görevdir. Çocuklar, kendilerine söylenenlerden daha çok gördüklerine, yaşadıklarına ve tanık olduklarına itibar ederler. Sözlerden daha çok yaşadıkları, onlar üzerinde etkili olur. Bu bakımdan küçük yaştan itibaren onların İslâmî kimlikle yetişebilecekleri bir ortamda bulundurulmaları ve bu ortamın atmosferini solumaları son derece önemlidir. Hiç şüphesiz onların İslâmî kimlik kazanmalarına yardımcı olacak en uygun ortamlardan biri de Ramazan ayıdır. Ramazan ayı İslâmî kimlik aşısı için çok elverişli bir zemindir.&lt;br /&gt;Çocuklar son derece meraklı, hevesli, saf, temiz ve iyi niyetlidir.  Davranışları, düşünceleri ön yargısızdır. İçlerinden geldiği gibi, düşündükleri gibi davranırlar. Hayal dünyaları çok geniştir. Bu bakımdan Ramazanın çocuk açısından olabildiğince hoş geçen bir zaman dilimine dönüşmesi için gereken yapılmasının önemi açıktır. Oruç, teravih, sadaka, zekat gibi ibadetlerin yanında Ramazanın kültürel kodlarının da bu vesile ile tanıtılması, Çocuğun Ramazana olan ilgisini artıracaktır.&lt;br /&gt;Çocuklar fıtraten dini severler&lt;br /&gt;ü           Hz. Muhammed (as), çocukların tertemiz bir yaratılışla dünyaya geldiklerini ifade etmişlerdir. “Her doğan (İslam) fıtratı üzere doğar. Sonradan ebeveyni onu ya Hıristiyan, ya Yahudi veya Mecusi yapar.” Tertemiz bir şekilde dünyaya gelen yani fıtrat üzere yaratılan çocukların hareket, tavır ve gidişatlarını şekillendiren anne, baba ve içinde yaşadığı sosyal ve kültürel çevredir. Çocuk, başta anne ve babası olmak üzere çevresindeki büyüklerin kendisine aşıladıkları değerleri ve davranış modellerini benimser ve ona göre şekil almaya başlar.&lt;br /&gt;ü           Çocukların, doğuştan getirdikleri temiz fıtratlarını koruyabilecekleri ortamlar içinde yetişmeleri büyük önem taşımaktadır. Bizde “Armut dibine düşer.” diye bir atasözü vardır. Eğer aile, dini değerlere önem veriyor, sağlıklı bir dindarlık yaşıyorsa çocuk rahatlıkla dini sever ve benimser. Aksi takdirde, ya dine düşman olma ya da ilgisiz kalma gibi bir tavır sergileyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımız Emanettir.&lt;br /&gt;Hz. Peygamber ‘in bize bıraktığı sünnetine göre çocuklar, başta anne baba, diğer yakınlar ve idareciler olmak üzere, sorumluluk silsilesi dâhilinde İslam toplumunun elinde emanettir. Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede öyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır. “&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;Bize emanet olarak verilen çocuklarımızın ateşten korunması, onların, bedenen ve ruhen sağlıklı yetiştirilmesiyle olur. Müslüman bir çocuğun ruhen sağlıklı yetişmesinin temel şartı, İslâmî kimlikle yetişmesidir.&lt;br /&gt;« كَفي بِالمرْءِ إِثْماً أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يوتُ » حديثٌ صحيحٌ رواه أَبو داود وغيره&lt;br /&gt;“Bakmakla yükümlü olduğu kişileri (sorumluluklarını yerine getirmeyerek)zayi etmesi kişiye günah olarak yeter.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;Burada zayi etmekten kasıt, manevi terbiyeden uzak yetiştirerek, çocuklarımızın cehennemlik olmaların sebep olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara İslâmi Kimlik Kazandırmak&lt;br /&gt; “Ağaç yaşken eğilir” atasözünün de işaret ettiği gibi çocuğun İslâmi kimliği özümsemesinin en elverişli zamanı, çocukluk yaşlarıdır. İnsanın çocukluk dönemi, hayatının gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi diğer dönemlerini de etkilemektedir. Hayatın diğer evrelerine nispetle çocukluk dönemi, binaya nispetle binanın temeli gibidir. Binada temel ne kadar önemli ise, insan hayatında da çocukluk dönemi o kadar önemlidir.  Sağlam bir temele oturan bina, sağlam bir şekilde ayakta durur. Bunun için çocukluk yaşında kazanılan İslâmî kimlik kolay kolay silinmez.&lt;br /&gt;Ailenin ve toplumun Ramazan telaşı çabucacık küçük çocukları sarar. Hepimiz için, sahura kalkmak, iftar beklemek, teravihlerde camide oynamak, unutulmaz hatıralardır. Ramazan günleri, dini yaşamayan bazı kişilerin dahi hasretle andıkları unutulmaz günlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar dini örnek alarak benimser&lt;br /&gt;Eğitim pedagojisi açısından bakıldığında hiç şüphesiz, çocuklar üzerinde sözlü uyarılardan daha çok örnek davranışlar etkilidir. Çünkü kendisine karşı dürüst davranılan bir çocuk dürüst davranmayı, kendisine güzel davranılan bir çocuk güzel davranmayı öğrenir. Resulullah (s.a.v.) çocuğunu bir şey vereceğim diyerek çağıran bir anneyi, çocuğu kandırmaması için uyarmıştı. “Eğer onu kandırsaydın tam bir yalan günahı yazılacaktı.”&lt;br /&gt; Örnek davranış, en etkili eğitim ve terbiye yöntemidir. Ramazan ayı, bu açıdan oldukça müsait bir ortamdır. Büyükler gibi aç durabilmek, onların özgüvenini geliştirdiği gibi, kendisi için bu kadar fedakarlık yapılan Yüce Rabbı da düşünür, içlerinde iman gelişir.&lt;br /&gt;Oruca ne zaman başlamalı&lt;br /&gt;Yaşına, seviyesine ve anlatılacak dini konunun mahiyetine göre küçük yaşlardan itibaren çocuklara din eğitiminin verilmeye başlanması gerekir. Fakat en önemlisi, aklı ermeye başladığı andan itibaren İslam ahlâkının, çocuğun kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi için, onu özümseyerek benimsemesini sağlamaktır.&lt;br /&gt;« مرُوا الصَّبِيَّ بِالصَّلاَةِ إِذَا بَلَغَ سَبْعَ سِنِينَ » .&lt;br /&gt;Bir hadiste "Çocuk yedi yaşına ulaşıp (sağını solunu ayırt etmeye başladı) mı, ona namazı emredin" denmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Rasulullah, İbn Ömer on dört yaşında iken cihada katılmasına izin vermemiş fakat on beş yaşına gelince izin vermiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saib b. Yezid,  babasının kendisine, Veda haccı sırasında Resulullah 'la birlikte hac yaptırdığını aktarmaktadır. Ben o zaman yedi yaşında idim."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;diyor.&lt;br /&gt;عن إبراهيم بن عقبة، عن كريب ؛ أن امرأة رفعت صبيا فقالت: يا رسول الله ! ألهذا حج ؟ قال " نعم. ولك أجر".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah  Ravha'da bir grup yolcuya rastladı. Onlardan bir kadın kendisine bir çocuğu kaldırıp: "Bunun için de hac caiz olur mu?" diye sordu. Resulullah: "Evet olur ve sana da sevap vardır" buyurdu."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yine sahabe Efendilerimiz büluğ çağına gelmediği halde, küçük çocuklarına oruç tutturmuşlardır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz de küçük çocuklar da dahil ev halkını sahura kaldırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan ayı çocuğun İslâmi kimlik aşısı yapılabilmesi için önemli bir fırsattır. Çünkü ramazanda yoğun bir dini hayat vardır. Oruç, zekat, sadaka,  teravih, Kur’an tilaveti… Ramazanda Müslüman hanelerde önemli bir değişim yaşanır. İftar gelir, sahur gelir. Ramazan öncesi evleri tatlı bir heyecan ve telaş kaplar. Alınmayan müstesna yiyecekler o ayda borç harç alınır. O ayda, yemeklerin, tatlıların sayısı ve çeşidi çoğalır. Bütün bunlar çocuklar için ilgi çekicidir. Onun bu ilgisini değerlendirerek ona Ramazanı, camiyi, cemaati ve Kur’an’ı sevdirmenin yolları aranmalıdır.&lt;br /&gt;Çocuklara oruç tutmak büyük zevk verir. Açlığın zorluğunu göze alarak ailesine kendisini ispat etmeye çalışır. Tahammül edebilecek yaşa gelince onun bu heyecanı yaşamasına yardımcı olmak gerekir. İftar sofradaki, mutluluğun en küçük üyesi olarak onun iftar mutluluğunu tatmasını sağlamalıdır. Hevesini kırmamak ve coşkusuna katılmak iyi olur. Çok küçük çocuklar heves edince onların birkaç saat de olsa denemelerine izin vermek gerekir. &lt;br /&gt;İftarıyla, sahuruyla, teravih namazıyla, okunan mevlitlerle çocuklar Ramazanı severler. Bu atmosferden yararlanarak çocukların Ramazan maneviyatını doya doya yaşamalarını sağlamalıdır.&lt;br /&gt;Sadakalar çocukla birlikte verilmeli, fakirlere iftar açtırmanın önemi ona anlatılmalıdır. Aile iftar davetlerine çocukları da götürmeli ve o heyecan yaşatılmalıdır. Fakir kimseler, iftara davet edildiklerinde veya sadaka verildiğinde, çocukların yanında bunu ezilerek değil, sevinçle karşılamalı ki çocukları, dayanışmanın merhametin güzelliğini yaşayabilsin. Yoksa Ramazan akıllarında, üzüntülü günler olarak yer eder.&lt;br /&gt;Tuttuğu oruç veya kıldığı namazdan dolayı tebrik edilen ve ödüllendirilen çocuk dini sever. Bütün bunlar hafızasına nakşedilir. Önemli olan da budur zaten. O artık ergenlik ve yetişkinlik çağına gelince dini değerlerin, ibadetleri doğal bir yaşantı olarak kabullenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              I.      Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Ayetler&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır. “&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(Not. Bu ayet-i kerimenin va’la bağlantısı şöyle kurulabilir: İslamî kimlik aşılanamadığı zaman sonraki kuşakların ahlâki bir uçuruma yuvarlanabileceğinin kur’an’da geçen örneği, salih insanların neslinden gelmelerine rağmen daha sonraki kuşaklarda dini bir kimlik kazandırılamadan yetişen nesillerin doğru yoldan sapmış olmalarıdır. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            II.      Konu İşlenirken Başvurulabilecek Bazı Hadisler&lt;br /&gt;« كُلُّكُمْ راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ ، والأِمَامُ رَاعٍ ، ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والمرْأَةُ راعِيةٌ في بيْتِ زَوْجِهَا ومسئولة عنْ رعِيَّتِهَا ، والخَادِمُ رَاعٍ في مالِ سيِّدِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، فكُلُّكُمْ راعٍ ومسئولٌ عنْ رعِيتِهِ» متفقٌ عليه .&lt;br /&gt; “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmuş olmasın. Sonra onu annesi babası Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir…”buyurmuştur. Ravi sonra isterseniz şu ayeti&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; okuyun demiştir: ‘Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. ‘&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;“Şüphesiz ki Allah, kişinin, aile bireyleri hakkındaki sorgusuna varıncaya kadar, her çobana(sorumluluk sahibi her kişiye), güttüğünün(sorumluluğundakilerin) hesabını soracaktır: Muhafaza mı etti yoksa zayi mi etti?”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;« كَفي بِالمرْءِ إِثْماً أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يقُوتُ » حديثٌ صحيحٌ رواه أَبو داود وغيره&lt;br /&gt; “Bakmakla yükümlü olduğu kişileri (sorumluluklarını yerine getirmeyerek)zayi etmesi kişiye günah olarak yeter.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber, yedi yaşına geldiklerinde çocuklara namazın öğretilmesini ve emredilmesini istemiştir. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Sahabe, çocukları oruca alıştırırken onlara oyuncaklar hazırlarlardı. Birisi yemek için ağladığında, bunlar verilerek, iftar vaktine kadar oynamaları sağlanırdı. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Bu itibarla kendisine öğretilenleri anlayacak yaşa ulaştığı andan itibaren çocuğa dini bilgiler verilmeye başlanmalıdır.&lt;br /&gt;« مرُوا الصَّبِيَّ بِالصَّلاَةِ إِذَا بَلَغَ سَبْعَ سِنِينَ » .&lt;br /&gt;Bir hadiste "Çocuk yedi yaşına ulaşıp (sağını solunu ayırt etmeye başladı) mı, ona namazı emredin" denmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Rasulullah, İbn Ömer on dört yaşında iken cihada katılmasına izin vermemiş fakat on beş yaşına gelince izin vermiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saib b. Yezid,  babasının kendisine, Veda haccı sırasında Resulullah 'la birlikte hac yaptırdığını aktarmaktadır. Ben o zaman yedi yaşında idim."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt;diyor.&lt;br /&gt;عن إبراهيم بن عقبة، عن كريب ؛ أن امرأة رفعت صبيا فقالت: يا رسول الله ! ألهذا حج ؟ قال " نعم. ولك أجر".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah  Ravha'da bir grup yolcuya rastladı. Onlardan bir kadın kendisine bir çocuğu kaldırıp: "Bunun için de hac caiz olur mu?" diye sordu. Resulullah: "Evet olur ve sana da sevap vardır" buyurdu."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;[20]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber, "Çocuklarınıza ikram (ve ihsan) ediniz. Onları güzel terbiye ediniz."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn21" name="_ftnref21"&gt;[21]&lt;/a&gt; Buyurmuştur.&lt;br /&gt;ما نحَلَ والدٌ ولداً من نُحلٍ أفضَلَ من أدبٍ حسنٍ .&lt;br /&gt;"Bir baba evladına iyi bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakamaz"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn22" name="_ftnref22"&gt;[22]&lt;/a&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt;لأنْ يُؤدِّبَ الرَّجُلُ ولدهُ خيرٌ من أنْ يتصدَّقَ بصاعٍ&lt;br /&gt;“Kişinin çocuğunun eğitimi ile uğraşması, bir  sadaka vermesinden daha iyidir(sevaptır)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn23" name="_ftnref23"&gt;[23]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            III.      Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;AY, Mehmet Emin, Hz. Peygamber (SAV) ve Çocuklar, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed(SAV)-&lt;br /&gt;Özel Sayı- Ankara 2000&lt;br /&gt;Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İst. 2002&lt;br /&gt;BİLGİN, Beyza, İslâm'da Çocuk,Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara 1991.&lt;br /&gt;EREN, Burhan, Çocuk ve Ramazan, Timaş yayınları&lt;br /&gt;HÖKELEKLİ, Hayati, Çocuk Maddesi, DİA&lt;br /&gt;KANDEMİR, M.Yaşar, Örnekleriyle İslam Ahlakı,Nesil Yayınları, İst.164 vd; İbrahim Canan,&lt;br /&gt;SELÇUK, Mualla, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler,Türkiye Diyanet vakfı yayınları, Ankara&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Tahrim 66/6&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Ebu Davud, Zekat 45 (Hadis No: 1692)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Bak. Ebü Davud, Salât 26 (Hadis No:497).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;/a&gt; [4] Buhârî, Şehâdât 18, Megazî 29, Müslim, İmâret 91 (Hadis No:1868); Ebü Dâvud, Hudud 17 (Hadis No:4406);Tirmizî, Cihâd 32 (Hadis No:1711)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;/a&gt; [5] Buhari, Cezau's-Sayd 25; Tirmizi, Hacc 83 (Hadis No: 925)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Müslim, Hacc 409 (Hadis No:1336)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Al-i Imran 3/102&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Tahrim 66/6&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Meryem 19/59&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Rum suresi 30/30&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Müslim, Kader 22 (Hadis No:2658); Bakınız: Buhârî, Cenâiz 92;  241); Ebu Dâvud, Sünnet 18 (Hadis No: 4714)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Nesâi, Işretü’n-Nisâ, s.251&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Ebu Davud, Zekat 45 (Hadis No: 1692)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Ebu Davud, Salat 25 (Hadis No:494), Tirmizi, Salât 183 (Hadis No:407).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Buhari, Savm, 47&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Bak. Ebü Davud, Salât 26 (Hadis No:497).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Buhârî, Şehâdât 18, Megazî 29, Müslim, İmâret 91 (Hadis No:1868); Ebü Dâvud, Hudud 17 (Hadis No:4406);Tirmizî, Cihâd 32&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Buhari, Cezau's-Sayd 25; Tirmizi, Hacc 83 (Hadis No: 925)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Müslim, Hacc 409 (Hadis No:1336)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref21" name="_ftn21"&gt;[21]&lt;/a&gt; İbn Mace, Edeb 3; Bak:Seçme Hadisler, Diyanet  İşleri Başkanlığı yayını, Ank. 2000,s.164 &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref22" name="_ftn22"&gt;[22]&lt;/a&gt; Tirmizi, Birr, 33.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref23" name="_ftn23"&gt;[23]&lt;/a&gt; Tirmizi, Birr, 33.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-2032419448284230517?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/2032419448284230517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/2032419448284230517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/ocuklara-ramazan-bilinci-kazandirilmasi.html' title='ÇOCUKLARA RAMAZAN BİLİNCİ KAZANDIRILMASI'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-4747826741338299854</id><published>2008-10-22T21:39:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:40:18.403+03:00</updated><title type='text'>ORUÇ İBADETİ VE FAZİLETİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ORUÇ İBADETİ VE FAZİLETİ&lt;br /&gt;            Oruç ibadeti, İslam'ın beş temel esasından biridir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Farz oluşu kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Yüce Allah,&lt;br /&gt;            يا ايها الذين امنوا كتب عليكم الصيام كما كتب على الذين من قبلكم لعلكم تتثون &lt;br /&gt;            “Ey müminler! (Kötülüklerden ve haramlardan) korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” (Bakara, 2/183) buyurmuştur. Peygamberimiz (a.s.) ise&lt;br /&gt;             من صام رمضان ايمانا واحتسابا غفر له ما تقدم من ذنبه  &lt;br /&gt;            "Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır buyurmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Oruç Kelimesinin Anlamı&lt;br /&gt;Oruç kelimesi âyet ve hadislerde "savm" ve "sıyâm" kelimeleriyle ifade edilmiştir.  Oruç, Kur'an lisanındaki savm'ın karşılığıdır. Savm, en büyük Arap dil ansiklopedilerinin verdiği bilgiye göre terk ve 'direnç' manasıyla sabır anlamlarına gelmektedir. Bu kelime sözlükte kişinin kendisini yeme, içme, yürüme ve konuşma gibi her hangi bir söz, eylem ve davranıştan alıkoyması anlamlarına gelir.    Kur'ân'da bu anlamda kullanılmıştır. (Meryem, 26) Dini bir terim olarak savm; müminin ibadet niyetiyle imsâk vaktinden iftar vaktine kadar kendisini yeme, içme ve cinsel ilişkiden alıkoyması demektir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;  Savm'ın kök anlamlarından yola çıkarak, orucun 'tutmak' ve 'bırakmak' gibi birbirine zıt iki anlamı birden taşıyan bir ibadet olduğunu kolayca anlayabiliriz. Orucun amacı da, bu anlamın insan hayatında aktif hale gelmesini sağlamaktır: 'tutmaya değer olanları tutmak' ve 'bırakılması gerekli ve yararlı olanları bırakmak'. Orucu emreden Kur'an ayetinin, bu emrin gerekçesi olan şu hitapla bitmesi, yukarıdaki sonuçla bire bir örtüşmektedir: "leallekum tettukûn: umulur ki sakınır/korunursunuz." Sonuçta, yalnızca 'sakınanlar korunurlar'. Ancak 'terketmeyi' bilenler 'direnebilirler'. Kalıcı ve iyi birşeyler 'tutmak' için, geçici ve kötü şeyleri 'bırakmak' şarttır. Bazen 'tutabileceğiniz' şeylerin sayısı, 'bırakabileceğiniz' şeylerle orantılıdır.&lt;br /&gt;Terk etmeden elde etmeyi istemek, bedel ödemeden kazanmakla aynı anlamı taşır.&lt;br /&gt;Oruç Evrensel Bir İbadettir&lt;br /&gt;Oruç ibadeti insanlık tarihi kadar eskidir. Yüce Allah,&lt;br /&gt; كتب عليكم الصيام كما كتب على الذين من قبلكم&lt;br /&gt;“Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” âyeti ile orucun Hz. Adem’den Hz. Muhammed (a.s.)’a kadar bütün insanlara farz kılındığını bildirmektedir. Tâbîîn müfessirlerinden Katâde b. Dâime, Allah’ın önceki toplumlara farz kıldığı orucun Ramazan orucu olduğunu söylemiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;           Yahûdiler, Ramazan orucunu terk etmişler, yerine yılda bir gün oruç tutmaya başlamışlardır. Hıristiyanlar ise sıcak sebebiyle orucu bahar mevsimine almışlar, bu değişimin karşılığı olarak 10 gün ilave yapmışlardır. Daha sonra 10 gün daha ilave ederek orucu 50 güne çıkarmışlardır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oruç kimlere farzdır: Oruç, İslam’ın beş temel esasından biri olup, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş, mukim ve sağlıklı kadın ve erkek her mümine farzdır. Adetli ve loğusa kadınlar oruç tutmazlar, tutmadıkları oruçlarını daha sonra kaza ederler. Oruç ibadetini yerine getiren Allah ve Peygambere itaat etmiş olur.&lt;br /&gt;Oruç nasıl tutulur: Oruç, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiyi terk etmek suretiyle tutulacaktır. Ramazan ayı, 29 veya otuz gündür, 28 veya 31 gün olmaz.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Ramazan orucuna akşamdan niyet edilebilir. Uyuyakalıp sahura kalkamayanlara bir şey yiyip içmemek şartıyla kaba kuşluk vaktine kadar oruçlarına niyet edebilirler.&lt;br /&gt;Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Haller: İslâm dini, kişileri güçleri nispetinde sorumlu tutmuş, güçlerini aşan veya sıkıntıya yol açan durumlarda kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Buna göre aşağıdaki durumlarda kişiler, oruç tutmakla yükümlü kılınmamış, daha sonra kaza etmeleri veya yerine fidye vermelerine ruhsat tanınmıştır:&lt;br /&gt;a) Bir kimse Ramazan ayında 90 km veya daha fazla bir uzaklığa Hanefî bilginlere göre 15 günden, Şâfiî bilginlere göre giriş ve çıkış günleri hariç 4 günden az bir zaman için yolculuğa çıkarlarsa Ramazan orucunu tutmayabilirler (Bakara 2/183-184). Yolculuğa çıktıklarında sahabeden bazısı oruç tutmuş bazısı da tutmamıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Bu kimseler, daha sonra tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.Geceden oruca niyetlenip de, gündüz yolculuğa çıkan kimse, dilerse bu orucunu bozar, dilerse tamamlar. Ancak, ayette de belirtildiği gibi orucunu tamamlaması daha iyidir. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi için sefere çıktığında oruçlu iken, Kedîd denilen yere varınca orucunu bozmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            b) Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe eden kimse ile, hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişilerin Ramazan ayında oruç tutmayabilirler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Uzman doktorlar, bir kimsenin oruç tutması halinde hasta olacağını bildirirlerse bu kimseler de oruç tutmayabilirler. Daha sonra iyileşince oruçlarını kaza ederler. Ölünceye kadar iyileşmeyen, tedavisi olmayan bir hastalığı olanlar oruç tutmazlar, imkânları varsa fidye verirler. İmkânları yoksa bir şey yapmaları gerekmez.&lt;br /&gt;            c) Hamile ve emzikli kadınlar, oruç tuttuklarında kendilerine veya çocuklarına bir zarar vermesi söz konusu ise, oruç tutmayabilirler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Daha sonra oruçlarını kaza ederler.&lt;br /&gt;            d) Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler, oruç tutmayıp yerine fidye verebilirler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            e) Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı beden ve ruh sağlığının ciddi derecede bozulması tehlikesi ile karşılaşması halinde orucunu bozup daha sonra kaza edebilir. Böyle bir kimsenin orucuna devam etmesi ölümüne sebep olacak nitelikte ise, orucunu açmaması haram olur.&lt;br /&gt;            f) Zor ve meşakkatli bir işte çalışmak zorunda olan bir kişi, oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar gelmesinden korkuluyorsa, orucunu tutmaya bilir. Bu durumda olanlar, izin günlerinde veya müsait zamanlarda tutamadıkları oruçları kaza etmelidirler. Yıllık izninin bulunmaması ve haftalık izninin de yeterli olmaması gibi mazeretlerle buna da imkan bulamayanlar, fidye vermelidirler.&lt;br /&gt;            Orucu Bozup Bozmayan Şeyler:&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc530392193"&gt;1. Oruçlu iken bilerek bir şey yiyip içmek, cinsel ilişkide bulunmak ve isteyerek ağız dolu kusmak orucu bozar.&lt;/a&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2.  Unutarak yiyip içmek, kan vermek. Peygamber Efendimiz,&lt;br /&gt; اذا نسي فاكل او شرب فليتم صومه فانما اطعمه الله و سقيه&lt;br /&gt;"Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, bozmasın. Çünkü onu, Allâh yedirmiş, içirmiştir" buyurmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Unutarak yiyen içen kişi, oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzındakileri çıkarıp ağzını yıkar ve orucuna devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur.&lt;br /&gt;            3. Oruçlu iken rüyada ihtilam olmak orucu bozmadığı gibi, gusletmeyi geciktirerek cünüp olarak sabahlamak da oruca bir zarar vermez.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Ancak, zorunlu bir durum olmadıkça, hemen boy abdesti alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber’in Ramazan’da imsaktan sonra yıkandıkları hadis kaynaklarında yer almaktadır.&lt;br /&gt;          4. Kendiliğinden kusmakla oruç bozulmaz. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Ancak kişinin kendi isteği ve müdahalesiyle meydana gelen kusma, ağız dolusu olması halinde, orucu bozar. Nitekim Hz. Peygamber&lt;br /&gt;. من ذرعه قيئ وهو صائم فليس عليه قضاء و ان استقاء فليقض &lt;br /&gt;"Oruçlu kimseye kusmak gelir de kendisine hakim olamazsa ona kaza gerekmez. Her kim de kendi isteği ile kusarsa orucunu kaza etsin" buyurmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            5. Oruçlu kimselerin iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur. Oruçlu iken iğne yaptırmak zorunda olanlar, tedavi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler; oruçları bozulmaz. Ancak, oruçlu iken gıda ve vitamin iğneleri yaptırmak, damardan serum ve kan almakla oruç bozulur. Daha sonra bu oruç kaza edilir.&lt;br /&gt;            6. Ağız veya burnundan su girip yutmadıkça, oruçlu kimsenin yıkanması orucuna zarar vermez. Bu itibarla, ağız ve burnundan su kaçırmamak şartıyla oruçlunun yıkanmasında bir sakınca yoktur.&lt;br /&gt;            7. Sprey kullanmak zorunda olan astımlı hastalar oruç tutmayabilirler ve tutamadığı günler sayısınca fidye verebilir. İleride sağlığına kavuşursa, fidye vermiş olsa da, tutamadığı orucunu kaza eder. Ancak böyle bir kişi oruç tutmak isterse, kullanmak zorunda kaldığı sprey orucunu bozmaz.&lt;br /&gt;            8. Parfüm veya kolonya sürünmek ve koklamak orucu bozmaz.&lt;br /&gt;            9. Oruçlu bir kimsenin morfinli veya morfinsiz olarak dişlerini tedavi ettirmesi veya çektirmesi orucu bozmaz. Ancak tedavi esnasında, kan veya tedavide kullanılan maddelerden herhangi bir şeyin yutulması orucu bozar.&lt;br /&gt;            10. Diş fırçalamakla oruç bozulmaz. Bununla birlikte, diş macunun, misvak parçalarının veya suyun boğaza kaçması halinde oruç bozulur. Orucun bozulma ihtimali dikkate alınarak, dişlerin imsakten önce ve iftardan sonra fırçalanması uygun olur.&lt;br /&gt;            11. Günümüzde üretilen sakızlarda, ağızda çözülen katkı maddeleri bulunduğundan, ne kadar itina edilirse edilsin bunların yutulmasından kaçınılması mümkün değildir. Bu sebeple bu tür sakız çiğnemek orucu bozar. Ancak kenger sakızı gibi katkısı bulunmayan sakızlarla daha önce çiğnenmiş olup içinde hiç katkı maddesi kalmamış olan ve çiğnendiğinde hiçbir eksikliğe uğramayan sakızların çiğnenmesi orucu bozmaz. Bununla birlikte, oruçlu iken bu tür sakızları çiğnemek mekruhtur.&lt;br /&gt;            12. Kan aldırmak orucu bozmaz. Nitekim Hz. Peygamber ihramlı iken ve oruçlu bulunduğu sırada kan aldırmış&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt; ve&lt;br /&gt;             ثلاث لايفطرن الصائم الحجامة و القيئ والاحتلام&lt;br /&gt;            "Üç şey vardır orucu bozmaz: Kan aldırmak, kusmak, ihtilam olmak" buyurmuştur. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            13. Göz ve burna akıtılan ilaç, genze ulaşması halinde orucu bozar. Çünkü genze ulaşan maddeler boğaza, oradan da mideye ulaşır. Bu durumda oruçlu o günkü orucuna devam eder. Ramazandan sonra bir gün kaza eder. Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya kulak zarını geçmeyecek nitelikteki ilaçların kullanılması orucu bozmaz. Fakat kulak zarı delik olan kişinin kulağına herhangi bir sıvının akıtılıp boğazına ulaşması halinde orucu bozulur. Ayrıca kulak zarını geçip boğaza ulaşabilecek nitelikteki ilaçların kullanılması da orucu bozar.&lt;br /&gt;Mazeretsiz Oruç Bozmak&lt;br /&gt;Geçerli bir mazereti olmadığı halde Ramazan orucunu tutmayan bir Müslüman Allah’a ve Peygambere isyan etmiş, pek çok sevap ve manevi nimetten yoksun kalmış ve büyük günah işlemiş olur. Mazeretsiz olarak tutmadığı bir günlük Ramazan orucunun yerine başka zamanlarda ömür boyu oruç tutsa telâfi edemez. Peygamberimiz (a.s.);&lt;br /&gt;من افطر يوما من رمضان من غير رخصة و لا مرض لم يقض عنه صوم الدهر كله و ان صامه&lt;br /&gt;“Kim hastalığı ve bir ruhsatı olmaksızın Ramazan ayından bir gün oruç tutmasa bütün günleri oruç tutsa yine bu orucu yerine getiremez” buyurmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Kaza, gününe gün tutmaktır. Kefaret ise; peş peşe iki kamerî ay oruç tutmakla buna gücü yetmeyenler ise akşamlı sabah bir fakiri 60 gün veya 60 fakiri bir gün doyurmakla yerine getirirler. Kefaret orucu ara verilmeden peş peşe tutulur. Adet veya loğusalık halinde bulunan kadınlar, bu günlerinde keffaret oruçlarına ara verirler. Bu durumlarından çıkar çıkmaz ara vermeden keffaret orucuna devam ederek 60 günü tamamlarlar.&lt;br /&gt;            Mazeret Sebebiyle Orucu bozmak&lt;br /&gt;            Yolculuk, hastalık gibi meşru bir mazerete dayalı olarak bozulan orucun, sadece kaza edilmesi gerekir. Ayrıca, kasıt olmaksızın yemek-içmek; beslenme amacı ve anlamı taşımayan, yenilip içilmesi mutat olmayan veya insan tabiatının meyletmediği şeylerin yenilip içilmesi orucu bozup, sadece kazasını gerektirir.Ramazan ayında dinen geçerli bir mazeret olmaksızın oruç tutmayanlar Allah'a isyan ve büyük günah işlemiş olurlar.&lt;br /&gt;            Mazeret Sebebiyle Hiç Oruç Tutamayanlar&lt;br /&gt;            Şeker ve kanser hastalığı gibi oruç tutmaya mani olan ve tedavisi de mümkün olmayan bir hastalığı olanlar, oruç tutmazlar bunun yerine imkânları varsa her oruç için bir fidye verirler (Bakara 2/184).  Fidye, fakir bir kişiyi bir gün akşamlı sabahlı doyurmak veya doyacağı kadar para vermek vermektir.&lt;br /&gt;يريد الله بكم اليسر ولا يريد بكم العسر “Allah size kolaylık diler zorluk dilemez” anlamındaki âyet, ibadetlerdeki kolaylığı ifade eder.&lt;br /&gt;ORUÇ VE NEFİS TERBİYESİ&lt;br /&gt;Oruç ibadetinin Allah rızasını kazanmanın yanında temel amaçlarından biri de kişinin nefsini terbiye etmesi, söz, fiil ve davranışlarına çeki düzen vermesidir. Bu husus hem Kur'ân'da hem de Peygamberimizin hadislerinde açıkça zikredilmektedir: Orucun farz olduğu bildirilen âyette şöyle buyrulmaktadır:يا ايها الذين امنوا كتب عليكم الصيام كما كتب على الذين من قبلكم لعلكم تتقون  “Ey müminler! (Kötülüklerden ve haramlardan) korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” (Bakara, 2/183). &lt;br /&gt;Orucun şehvetini kıran bir özelliği vardır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Hadis-i şerîf, orucun gayesinin insanın edep ve ahlakını güzelleştirmek olduğunu açıkça ifade etmektedir. Eğer oruç, insanı kötü söz, eylem ve davranışlardan uzaklaştırmıyor, edep ve ahlakını güzelleştirmiyorsa amacına ulaşamamış demektir, böyle bir oruçtan istenilen sevap da elde edilemez. Nitekim Peygamberimiz (a.s.),&lt;br /&gt;            من لم يدع قول الزور والعمل به فليس لله حاجة في ان يدع طعامه و شرابه&lt;br /&gt;            “Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn21" name="_ftnref21"&gt;[21]&lt;/a&gt; ve&lt;br /&gt;               رب صائم ليس له من صيامه الا الجوع و رب قائم ليس له من قيامه الا السهر&lt;br /&gt;            “Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn22" name="_ftnref22"&gt;[22]&lt;/a&gt;  buyurmuştur. Dolayısıyla oruç tutan insan; yalan, yalancı şahitlik, gıybet, iftira, hile, aldatma, kötü söz ve benzeri davranışlardan uzak, iş ve işlemlerinde, söz ve sözleşmelerinde, alım ve satımlarında dürüst ve dosdoğru olmalıdır. Gerçek anlamda tutulan oruç, hem kötü söz ve davranışlara, hem de cehennem ateşine karşı perde olur; kişiyi fuhuş ve edep dışı davranışlardan alıkoyar, çünkü “orucun şehveti kıran bir özelliği vardır”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn23" name="_ftnref23"&gt;[23]&lt;/a&gt; Oruç tutan insan sabırlı olmayı öğrenir. Çünkü Peygamberimizin beyanı ile  الصوم نصف الصبر “Oruç sabrın yarısıdır”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn24" name="_ftnref24"&gt;[24]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanın günah işlemesine genellikle iki şey sebep olur. Biri şehevî arzuları, diğeri dili ve midesidir.&lt;br /&gt;من يتكفل لي ما بين لحييه و ما بين رجليه اتكفل له بالجنة &lt;br /&gt;“Kim diline ve ırzına sahip çıkacağına güvence verirse ben de o kimsenin cennete gireceğine güvence veririm”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn25" name="_ftnref25"&gt;[25]&lt;/a&gt;  anlamındaki hadis, insanın şehevî arzularına, konuşmasına, yeme ve içmesine dikkat etmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.&lt;br /&gt;Oruç Kişiyi Şükre Yöneltir: İnsan, kendisine verilen nimetlere karşı şükretmekle yükümlüdür. Şükür ise ancak, nimetin kıymetini takdir etmek, nimeti doğrudan doğruya Allah’tan bilmek ve nimete ihtiyaç hissetmekle mümkündür. Ramazan dışında insan, gerçek açlığı tam olarak hissetmediği için nimetlerin değerini tam olarak takdir edemeyebilir. Ramazan ayında kişi, oruç sayesinde nimetlerin asıl sahibinin Allah olduğunu kavrar ve gerçek görevi olan şükre yönelir.&lt;br /&gt;Oruç Kötülüklerden Korur: Orucun bir özelliği de oruçluyu kötülüklerden koruyan bir ibadet oluşudur. &lt;br /&gt;Hz Peygamber (a.s.) bu hususu şöyle dile getirmiştir:&lt;br /&gt;الصِّيَامُ جُنَّةٌ ، فَلاَ يَرْفُثْ وَلاَ يَجْهَلْ ، وَإِنِ امْرُؤٌ قَاتَلَهُ أَوْ شَاتَمَهُ فَلْيَقُلْ إِنِّى صَائِمٌ . مَرَّتَيْنِ&lt;br /&gt;“Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin. Oruçlu kendisiyle çekişip kavga etmek isteyen kişiye ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin...”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn26" name="_ftnref26"&gt;[26]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Oruç bir kalkandır” ifadesiyle orucun, oruçluya melek özelliği kazandıracağı ve böylece onu kötülüklerden koruyacağı belirtilmiştir.&lt;br /&gt;Oruç Sabır ve İrade Gücü Kazandırır: İnsan hayatının tatlı ve huzurlu günleri olduğu gibi, acılı ve sıkıntılı dönemleri de vardır. Çoğu kere nimet ve rahmete ulaşmanın yolu zahmet ve mihnetlere katlanmaktan geçer. Bu yönüyle sabır başarıya ulaşmanın en önemli şartlarından biridir. Oruçlu olduğu için sahip olduğu şeylere el sürmeyen kişi, iradesine hakim olmuş, nefsini zorluklara alıştırarak eğitmiş ve üstün bir meziyet kazanmış olur. Böyle bir insan acılı ve sıkıntılı durumlar karşısında sabır ve tahammül göstererek soğukkanlılığını koruyabilir. Bu sebeple oruç, insana  ileride karşılaşabileceği güçlüklere karşı hazırlık eğitimi yaptırır.İnsan fıtratı, başkaldıran bir yapıya sahip olduğu için çoğu zaman aşırılıklar gösterir. Onun aşırılıklarını bastırmak için iradeyi güçlendiren ruhu arındıran oruca mutlaka ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;Oruç Ahlakı Güzelleştirir: Oruç insana iyi huylar kazandıran köklü bir irade terbiyesi ve ahlak eğitimidir. Bir hadis-i Şerifte şöyle buyrulmaktadır:&lt;br /&gt;مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِى أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ&lt;br /&gt;“Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah, onun yemesini-içmesini bırakmasına hiç değer vermez”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn27" name="_ftnref27"&gt;[27]&lt;/a&gt; anlamındaki hadis, orucun hedefinin kötü huylardan uzak kalmak olduğunu açıkça göstermektedir.&lt;br /&gt;Oruç kötü alışkanlıklardan kurtulmak ve iyi alışkanlıklar kazanmak için çok önemli bir fırsattır. Alışkanlıkların insan hayatı üzerinde büyük bir etkisi vardır. Kötü alışkanlıklara müptelâ olan, onların etkisinden kurtulmak için çok kuvvetli bir iradeye sahip olmalıdır. Şeytanın insanları kötü alışkanlıklara çekmek için en çok kullandığı iki yol mide ve şehvettir. Oruçla bu tehlikenin önüne geçilmiş olur. Dolayısıyla Allah rızası için tutulan oruç, insanı günahlardan uzaklaştırdığı gibi, gönüllerde güzel duyguların yeşermesine de vesile olur.&lt;br /&gt;Oruç Sağlığı Korur: Bugün orucun insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri tüm dünyada bilinen ve kabul edilen bir gerçektir Orucun sağlığa ilişkin yararları tıp uzmanlarınca ortaya konulmaktadır. İnsan vücudunun bütün gün çalışarak yorulan uzuvları, uyku ve istirahat ile dinlendiği gibi, bir yıl boyunca durmadan çalışan vücut makinesi adeta Ramazan ayında dinlenmeye ve bakıma alınmış gibi olur. Oruç, özellikle mide ve sindirim organlarının dinlenmesi ve daha sonra görevlerini daha iyi yapabilmesi için verilmiş iyi bir mola, iyi bir perhiz niteliğindedir. Birçok hastalıkların tedavisinde doktorların perhiz ve diyet tavsiye etmeleri de bunu te’yid etmektedir. Burada Hz. Peygamberin konuya ilişkin bir hadisini belirtmek gerekir:&lt;br /&gt;صُومُوا تَصِحُّوا   “Oruç tutunuz ki, sıhhat  bulasınız”.&lt;br /&gt;Oruç tutan insan;&lt;br /&gt;-Allah ve Peygambere itaat etmiş ve büyük sevap kazanmış olur.&lt;br /&gt;-Allah’ın verdiği nimetlere şükretmiş ve aç kalanların hallerini öğrenmiş olur.&lt;br /&gt;-Sağlığını korumuş, nefsini terbiye etmiş ve irâde eğitimi yapmış olur.&lt;br /&gt;-Sabır ve metanet kazanmış, kötü söz ve davranışlardan korunmuş olur.&lt;br /&gt;-Ahlâkını güzelleştirmiş ve imanının bilincine ermiş olur.&lt;br /&gt;-İbadet zevkini tatmış, Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmış olur.&lt;br /&gt;      KONUYLA İLGİLİ AYETLER&lt;br /&gt;لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ  عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوﺍ كُتِبَ&lt;br /&gt; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” buyurulmuştur (Bakara, 2/183).&lt;br /&gt;KONUYLA İLGİLİ HADİSLER&lt;br /&gt;كل عما ابن ادم يضاعف الحسنة بعشر امثالها الى سبعمائة ضعف &lt;br /&gt;“Adem oğlunun her ameline kat kat sevap verilir Bir iyilik on mislinden yedi yüz misline katlanır” buyurmuş,  Yüce Allah da&lt;br /&gt;الا الصوم فانه لي و انا اجزي به يدع شهوةه و طعامه من اجلى&lt;br /&gt;“Oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatını da ben vereceğim, oruç tutan kimse şehvetini ve yemesin-içmesini benim için terk etmektedir” “كل عمل ابن ادم له الا الصيام فانه لي و انا اجزي به&lt;br /&gt;Oruç hariç, Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, onun ödülünü ben vereceğim"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn28" name="_ftnref28"&gt;[28]&lt;/a&gt; buyurmuştur.&lt;br /&gt;ان في الجنة بابا يقال له ريان يدخل منه الصائمون يوم القيامة لا يدخل منه احد غيرهم&lt;br /&gt;“Cennette reyyân adında bir kapı vardır ki buradan kıyamet gününde sadece oruç tutanlar cennete gireceklerdir”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn29" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn29" name="_ftnref29"&gt;[29]&lt;/a&gt; ve&lt;br /&gt;من صام يوما في سبيل الله باعد الله وجهه عن النر سبعين خريفا&lt;br /&gt;“Kim  Allah için  bir gün oruç tutarsa Allah yetmiş yıllık bir mesafe kadar onu cehennem ateşinden uzaklaştırır”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn30" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn30" name="_ftnref30"&gt;[30]&lt;/a&gt;  anlamındaki hadisler de orucun değerini ifade etmektedir.&lt;br /&gt;VI) Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;NEVEVİ, Riyazü’s-Salihin, Ter. Hasan Hüsnü Erdem ve Kıvamuddin Burslan, DİB yayınları, Ankara 1972.&lt;br /&gt;Türkçe Tercüme ve Şerhi: Riyazü’s-Salihîn Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri, Hazırlayanlar. Prof.Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 1997.&lt;br /&gt;Prof. Dr. Alparslan Özyazıcı, Din ve Bilimin Işğında Oruç ve Sağlık, DİB. yayınları, Ankara 2004.&lt;br /&gt;Dr. Yaşar Yiğit, “İbadet Anlayışı Açısından Oruç” Diyanet Aylık Dergi, Aralık 1999,  sayı 108; “Ben Oruçluyum Diyebilmek…” Diyanet Aylık Dergi, Kasım 2001, sayı 131.&lt;br /&gt;TDV İslâm Araştırmaları Merkezi Tarafından Hazırlanan İlmihal,&lt;br /&gt;İsmail Karagöz, Diyanet Örnek Vaazları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Müslim, Îmân, 1. 5. I, 37, 40.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Buhârî, İman, 28. II, 228. Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 13. II, 523.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Rağıb el-Isfehânî, el-Müfredat fî Garîbi'l-Kur'ân, s-v-m maddesi.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Taberî, Cerir b. Abdullah, Câmiu'l-beyân An Te'vîli Âyi'l-Kur'ân,  II, 2/130, Beyrut, 1988. 30 cüz, 15 cilt.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; bk. Taberî, II, 130-131. Yazır, Hamdi, Hak Dîni Kur'ân Dili, I, 626. Eser Neşriyat, İstanbul, 1971.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Müslim, Sıyâm, 7-20. I, 760-762.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Tirmizî, Savm, 19. III, 92.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Buharî, Savm, 34, II, 238.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Savm, 44.  II, 798. Tirmizî, Savm, 21. III, 94.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Nesâî, Sıyam,  62. IV, 150; İbn Mace, Sıyam,3. I, 533.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Bakara, 2/184.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Tirmizî, Savm, 25-26. III, 98, 100.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Buhari, Savm, 26. II, 234; Müslim, Sıyâm,170. I, 809. Ebû Dâvûd, Sıyam, 39. Tirmizî, Savam, 26.  III, 100. İbn Mâce, Sıyam, 15.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Buhârî, Savm, 22, 25.  II, 232. 235; Müslim, Sıyâm, 76-77. I, 780.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Tirmizî, Savm, 24-5. III, 97-98.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Ebû Dâvud, Savm,, 32. II, 776. Tirmizi, Savm, 25. III, 98. &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Buharî,  Tıb, 11. VII, 14; Sayd, 11. II, 214; Savm, 32. II, 237;  Ebû Davûd, Savm, 29, II, 773; İbn Mâce, Sıyâm, 18. I, 537.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Tirmizi, Savm 24. III, 97.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Savm, 38. I, 789. Tirmizî, Savm, 27. III, 101. İbn Mâce, Savm, 14. I, 535.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Buhârî, Savm,11. II, 229.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref21" name="_ftn21"&gt;[21]&lt;/a&gt; Buhârî, Savm, 9. I I, 228. Ebû Dâvûd, Savm, 25. I, 767. Tirmizî, Savm, 16. III, 87. İbn Mâce, 21. I, 539.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref22" name="_ftn22"&gt;[22]&lt;/a&gt; İbn Mâce, 21. I, 539.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref23" name="_ftn23"&gt;[23]&lt;/a&gt; Buhârî, Savm, 11. II, 229.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref24" name="_ftn24"&gt;[24]&lt;/a&gt; Tirmizî, Deavât, 87. V, 536.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref25" name="_ftn25"&gt;[25]&lt;/a&gt; Tirmizî, Zühd, 60. IV. 606.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref26" name="_ftn26"&gt;[26]&lt;/a&gt; Buharî, Savm,2, II, 226; Müslim, Sıyam,163. I,807; Ebû Davud, Savm, 25. II,768.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref27" name="_ftn27"&gt;[27]&lt;/a&gt; Buhârî, Savm, 8; II,228; Ebû Davud, Savm,25. II,767.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref28" name="_ftn28"&gt;[28]&lt;/a&gt; Buhârî, Sıyâm, 9. I, 228.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn29" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref29" name="_ftn29"&gt;[29]&lt;/a&gt; Müslim, Sıyâm, 166, I, 808.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn30" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref30" name="_ftn30"&gt;[30]&lt;/a&gt; Müslim, Sıyâm, 168, I, 808.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-4747826741338299854?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4747826741338299854'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4747826741338299854'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/oru-ibadeti-ve-fazileti.html' title='ORUÇ İBADETİ VE FAZİLETİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-5245962072572519676</id><published>2008-10-22T21:38:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:39:13.190+03:00</updated><title type='text'>RAMAZAN AYI GİRERKEN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;RAMAZAN AYI GİRERKEN&lt;br /&gt;“Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize düştü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;صحيح ابن خزيمة - (ج 7 / ص 115)&lt;br /&gt;عن سلمان قال : خطبنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في آخر يوم من شعبان فقال : « أيها الناس قد أظلكم شهر عظيم ، شهر مبارك ، شهر فيه ليلة خير من ألف شهر…… ،…. جعل الله صيامه فريضة ، وقيام ليله تطوعا ، من تقرب فيه بخصلة من الخير ، كان كمن أدى فريضة فيما سواه ، ومن أدى فيه فريضة كان كمن أدى سبعين فريضة فيما سواه ،… وهو شهر الصبر ، والصبر ثوابه الجنة ،وشهر المواساة ، وشهر يزداد فيه رزق المؤمن من فطر فيه صائما كان مغفرةً لذنوبه وعتقَ رقبته من النار ، وكان له مثلُ أجره من غير أن ينتقص من أجره شيء » …قالوا : ليس كلُنا نجد ما يفطر الصائم ، فقال : « يعطي الله هذا الثواب من فطر صائما على تمرة ، أو شَربةِ ماءٍ ، أو مُذقَة لَبَنٍ ، وهو شهرٌ أوله رحمة ، وأوسطه مغفرة ، وآخره عتق من النار ، ومن أشبع فيه صائما سقاه الله من حوضي شربة لا يظمأ حتى يدخل الجنة ... من خفف عن مملوكه غفر الله له ، وأعتقه من النار ،&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Huzeyme, Selman-ı Farisi’nin şöyle dediğini nakletmektedir: “Resulullah (s.a.v.) Şaban ayının son günü bize bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;            “Ey Müslümanlar! Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize düştü. Bu, içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesinin bulunduğu aydır. Bu ay, Allah Teala’nın, gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde teravihi nafile ibadet kıldığı mübarek bir aydır.”&lt;br /&gt;            Bu ayda kim hayır işlerse, başka zamanlarda bir farzı yerine getiren kimse gibi sevap kazanır. Bir farzı eda eden de, başka aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi sevap alır.&lt;br /&gt;            Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.&lt;br /&gt;            Bu ay ihsan, yardım ve eşitlik ayıdır.&lt;br /&gt;            Bu ay müminin rızkının arttığı bir aydır.&lt;br /&gt;            Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. İftar ettirdiği Müslüman’ın aldığı sevaptan bir şey eksilmeksizin, onun kazandığı sevap kadar da ayrıca sevap kazanır. Ashab-ı Kiramdan bazıları, “Biz hepimiz bir Müslüman’a iftar ettirecek imkâna sahip değiliz” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “Allah Teala bu sevabı, bir oruçluyu, bir hurma veya bir yudum su ya da bir içim su ile iftar ettirene de verir.” buyurduktan sonra hutbesine devam etti.&lt;br /&gt;“Bu ayda dört şeyi çok iyi yapınız. Bunların ikisi ile Rabbınızı hoşnut edersiniz. İkisinden de zaten uzak kalamazsınız. Rabbınızı hoşnut edecek iki işiniz; la ilahe illallah diyerek Allah’ın birliğine şahadet etmeniz ve bağışlanma dilemenizdir. Uzak kalamayacağınız öteki iki şeye gelince, onlar da Allah’tan cenneti isteyip cehennemden kurtulmayı dilemenizdir.”&lt;br /&gt;“Kim bir oruçluyu doyuracak olursa, Allah onu benim havuzumdan sulayacak, o da, cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir. Evinde eşine ve çocuklarına güler yüzlü davranan, sokakta-iş yerinde insanlara hoşgörü ve saygılı davranan, Müslümanların işlerini kolaylaştıran ve müminlerin gönüllerini kırmayan, incitmeyenlere Allah da hoşgörülü davranır ve işlerini kolaylaştırır ve sonunda da cehennemden kurtarır.” Evet, Değerli Müminler! Bir ramazan ayı yaklaşırken Allah Rasülü Medinedeki Mescid-i Nebevi’den böyle sesleniyordu ümmetine…&lt;br /&gt;            Hayatın içinde Allah’ın bildirdiği çok kıymetli manevi zaman dilimleri vardır. Bunların en kıymetlisi,  Kur’an’a göre “bin aydan hayırlı”, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir gecesidir. Bu gecenin Ramazan ayı içerisinde yer alan gecelerden biri oluşu,  Ramazanı on bir ayın sultanı yapmıştır. Şu halde, Ramazan orucu, bir anlamda, Kur’an’ın doğumunun kutlanmasıdır; Ramazan, bu yanıyla “Kur’an ayı”dır. Ayet-i Kerimede; “O Ramazan ayı ki, içinde Kur’an nazil olmuştur,” diye buyrulur. Bu ayda Kur’an’ın doğuşu gibi müminler de manen yeniden doğarlar.&lt;br /&gt;Ramazan Ayı Kur’an Ayıdır.&lt;br /&gt;Rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazana “Kur’an ayı” da denilmektedir. Çünkü Allah’ın insanlığa son mesaj olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim Hz Peygambere bu ayda inmeye başlamıştır. Konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir:&lt;br /&gt;  شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ&lt;br /&gt;  “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır...” (Bakara, 2/185).&lt;br /&gt;Vahiy Meleği Cebrail(a.s), her yıl Ramazan ayında Sevgili Peygamberimizle buluşur, karşılıklı olarak birbirlerine Kur’an okurlardı. Ramazanda camilerimizde ve evlerimizde okunan mukabele ve Kur’an hatimleri Cebrail ile Peygamberimiz arasında yapılan mukabele uygulamasının bir devamıdır. Bu sevgili Peygamberimizin güzel sünnetlerinden biridir.&lt;br /&gt;Bizim özellikle “Kur’an-ı Kerim’i neden sürekli okumamız istenmiştir?” diye düşünmemiz gereklidir. Kur’an bir hidayet kaynağıdır ve ruhlara şifadır. Manasını bilmesek dahi, sürekli okuduğumuzda Kur’an bize kapılarını açar, onun nuruyla nurlanır, ahlakıyla ahlaklanırız. Bir de manasını anlamaya ve düşünmeye çalışırsak elbette daha iyi olur. Bir de Kur’an’ın istediği gibi yaşayabilirsek aliyyü’l-a’la olur.&lt;br /&gt;Ramazan, yıllık ruh bakımıdır.&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v.)in ifadesiyle “Bedenlerimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhlarımızın da gıdaya ihtiyacı vardır.” Ramazan, bir ruh beslenmesidir ki; Bu ayda, insanın hayvanî tarafı; ayartıcı öz benliği, içgüdüleri, şehveti, tutkusu ve dünyevileşme hırsı geriye çekilip; insanî tarafı öne geçer. İnsanın nefsi oruç sayesinde terbiye olur ve manevi dereceler kazanır.&lt;br /&gt; Ramazan, ”bedence küçülüp, ruhca büyüme”nin talim edildiği bir zaman dilimidir. Bunun yanı sıra oruç sadece mideye değil, ele ayağa, göze, kulağa ve kalbe de tutturulmalıdır ki, hikmet yerini bulsun, oruç gereğince tutulsun.&lt;br /&gt;رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إَّﻻ الْجُوعُ. وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قَيَامِهِ إَّﻻ السَّهَرُ.&lt;br /&gt;“Nice oruç tutanlar vardır ki oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur. Yine nice namaz kılanlar vardır ki, onların da namazından geriye kalan sadece yorgunluktur.” hadisi bu gerçeği vurgulamaktadır. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bakınız orucu emreden ayet; oruçtaki amacı nasıl açıklıyor: yani niçin oruç tutmalıyız sorusunun cevabı bu ayette veriliyor:&lt;br /&gt;لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ  عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوﺍ كُتِبَ&lt;br /&gt;“Ey İman Edenler! Sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki, (takvaya sarılır) Allah’tan hakkıyla sakınırsınız. (Bakara,183)&lt;br /&gt;Ramazan manevi eğitim ayıdır.&lt;br /&gt;Oruçla ruhunu yenileyen insan, Ramazan yolculuğunun sonunda, kendisiyle buluşacak, bilişecek, tanışacak ve barışacaktır;  Yani ‘silm’e (barışa), teslimiyete ve selamete ulaşacaktır.            Kendisiyle barışık olan, hiç kuşkunuz olmasın, Hakikat’le barışık olur. Kendisiyle kavgalı olan ise, başta Allah olmak üzere, hakikatle, doğayla, insanlıkla kavgalı olur.&lt;br /&gt;Unutmayalım ki, toplumda, ülkede ve dünyada barış istemenin ön koşulu; önce kendimizle, akraba ve yakın çevremizle, iş hayatımızdaki arkadaşlarımızla, bizim gibi düşünmeseler de ve bizim gibi inanmasalar da birlikte yaşadığımız toplum kesimleriyle barışık olabilmenin yolu kendimizle barışmaktan geçer. İşte ramazan ayı bu manevi eğitimin yapıldığı aydır.&lt;br /&gt; Oruç insanın iradesini güçlendirdiği, hayatın zor şartlarına hazırladığı gibi, bize fakiri anlamayı, merhameti, paylaşmayı, muhabbeti, sıla-i rahimi öğretir.&lt;br /&gt;Şeytanların zincire vurulduğu Ramazan Ayı her müminin sahip olduğu İslamî ve doğru bilgileri kalbine indirip onları hayata geçirmesi için önemli bir fırsattır.&lt;br /&gt;Ramazan Gecelerinin İhyası Ve Teravih Namazı&lt;br /&gt;Ramazan ayı, Allah’ın kullarına lütfettiği çok mübarek bir aydır. Fakat asıl olan bu kıymetli zaman dilimini gereği gibi ihya etmektir.&lt;br /&gt;Ramazan gecelerinin ihyasıyla ilgili olarak rivayet edilen şu hadis-i şerif dikkat çekicidir:&lt;br /&gt;مَنْ قَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ&lt;br /&gt;“Kim Ramazan ayının faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek, Ramazanı ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi Ramazan gecelerini ihya etmek, son derece önemlidir. Ramazan gecelerinin ihyasında en verimli ibadet teravih namazıdır. Hz. Peygamber bu namazı kılmış ve ashabına da kılmalarını tavsiye etmiştir. Hz. Ömer döneminden sonra ise teravih namazı İslam’ın bir şiarı haline gelmiş ve Müslümanlar bunu devamlı kılmışlardır. Bu sebeple, mümkün olduğu kadar teravih namazını camide ve cemaatle eda ederek Ramazan gecelerini değerlendirme gayreti içinde olmalıyız. Teravih namazını kılarken de diğer namazlarda olduğu gibi usul ve erkânına riayet ederek acele etmeden kılmalıyız.&lt;br /&gt;Ramazan gecelerinin vazgeçilmesi sahur yemeği de karın doyurmak değil, Efendimizin sünneti olan bir ibadettir. Resulullah (s.a.v.), “Sahur berekettir.” Buyurmuştur. Bu bereket hem gündüz tutulacak oruca yardımcı olmasından, hem de yemek yiyerek sevap elde edilmesinden ileri gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in bütün aile fertlerini sahura kaldırdığı bildirilmiştir.&lt;br /&gt;Ayrıca Ramazan ayında gizlenmiş olan kadir gecesine erebilmek maksadıyla her gecenin iyi değerlendirilmesi gerekir. Ramazan gecelerini ihya etmek için başka hayırlı ve güzel ameller de yapılmalıdır. Kur’an okumak, zikir ve tefekkürle meşgul olmak, Hz. Peygamberin hayatını okumak, ilimle meşgul olmak, Ramazan gecelerinde yapılması gereken işlerden olmalıdır. Oruç tutan kişinin, Ramazan gecelerini, gündüzleri tuttuğu orucun sevabını yok edici davranışlardan uzak olarak geçirmesi de, ihya anlamı taşımaktadır. Bu itibarla insan, Ramazanda her bakımdan kendini hesaba çekmeli, kazandığı güzellikleri korumalı, işlediği günahlardan dolayı da tevbe etmelidir. Deyim yerinde ise yeniden doğmak için Ramazanı bir fırsat bilmelidir.&lt;br /&gt;Ramazanda aile bağları güçlenir.&lt;br /&gt;Erkek, gün boyu çalışıp çabalayarak ailenin Ramazan iftarlarını yaptırabildiği için, kadın da uğraşıp, didinip yemek hazırlayabildiği için eşsiz sevaplara nail olurlar. Bunun yanı sıra, birlikte yapılan iftarlar, ailenin bir araya gelmesine yardımcı olur. Sevgi ve muhabbet oluşur. Burada bir hususu belirtmek istiyorum. Bazı kişiler, teravih namazını kılıp kahvehanelere koşmakta, sabahlara kadar buralarda boş vakit geçirmektedirler. Bu ise son derece yanlış olup ibadet ve taatla, aile yuvalarında huzur ve saadet içerisinde geçirilmesi gereken an ve saatlerin heba edilmesinden, boşa harcanmasından başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;     Ramazan Ve Sosyal Yardımlaşma&lt;br /&gt;لاَ يَشْبَعُ الرَّجُلُ دُونَ جَارِهِ.&lt;br /&gt; “Komşusu aç iken, müminin tok dolaşması yakışık almaz”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; anlamındaki hadis, sosyal dayanışma duygusunu en çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermektedir. Küçülen dünyamızda açlara yardıma koşmak her olgun ve imkanı olan müminin temel görevlerinden biridir, iman olgunluğunun alametidir. Bu itibarla Hz.Peygamberin buyurduğu,&lt;br /&gt;وَأَيُّمَا أَهْلُ عَرْصَةٍ أَصْبَحَ فِيهِمُ امْرُؤٌ جَائِعٌ فَقَدْ بَرِئَتْ مِنْهُمْ ذِمَّةُ اللَّهِ تَعَالَى&lt;br /&gt; “Bir mahallede bir kişi aç kalırsa, o mahalle halkı Allah’ın korumasından çıkar”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; anlamındaki hadis, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.&lt;br /&gt;İşte Ramazan, yardımlaşmanın dayanışmanın, yaraları sarmanın, ihtiyaç içerisinde olanların dertleri ile dertlenmenin zirveye çıktığı bir aydır. Oruç, fakirlere karşı yardım duygusunu geliştirir. Ramazan ayı boyunca aç ve susuz kalan insan, yüce Allah'ın ihsan ettiği sayısız nimetlerin kadrini bilir, O'na şükreder, açlığın ne demek olduğunu anlamak suretiyle de bunu devamlı tadan fakirlere yardım ellerini uzatır.&lt;br /&gt;Ramazanı Dolu Dolu Yaşamaya Ruhen Ve Kalben Niyet Etmek gerekir&lt;br /&gt;Hz Peygamber “وَمَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ …”&lt;br /&gt; “Niyet ederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahları affolunur”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; müjdesini vermektedir. Bu müjde ancak niyet ile gerçekleşir. Oruçlu kimse oruca niyet ettiği gibi bu oruçla Allah’ın rızasını, rahmet ve mağfiretini de dilemelidir. O halde Ramazanda niyetlerimizi sağlam tutmalıyız ki adetlerimiz ibadetlere dönüşsün. Ziyafetlerimiz, ziyaretlerimiz ibadet olsun. Dolayısıyla Allah için almalı, Allah için vermeli, Allah için ikram etmeli, Allah için okumalı, Allah için kılmalı, kısaca her şeyde Allah rızası gözetilmelidir.&lt;br /&gt;Mahşerde insanların pişmanlık duyacağı hususlardan birisi de niyetsiz yaşamak olacaktır. Bütün bir hayatı ibadete çevirmek mümkün iken bu fırsatı kaçırmak büyük bir zarardır. Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getiremeyişimizin arasında en kolay hayırları bile kaçırışımıza yanacağız,  keşke diyeceğiz. Öyleyse bu duruma düşmemek için şimdiden dünya hayatımızı hakkıyla değerlendirmeye çalışalım.&lt;br /&gt;KONUYLA İLGİLİ HADİSLER&lt;br /&gt;ـ523 ـ6510 ـ1644 -حَدَّثَنَا أَبُو بَدْرٍ. عَبَّادُ بْنُ الْوَلِيدِ. ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَِلٍ. ثَنَا عِمْرَانُ الْقَطَّانُ، عَنْ فَتَادَةَ، عَنْ أنَسِ بْنِ مَالِكٍ؛ قَالَ: دَخَلَ رَمَضَانُ. فَقَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ هذَا الشَّهْرَ قَدْ خَضَرَكُمْ وَفِيهِ لَيْلَةٌ خَيْرٌ مِنْ ألْفِ شَهْرٍ. مَنْ حُرِمَهَا فَقَدْ حُرِمَ الْخَيْرَ كُلَّهُ. وََلا يُحْرَمُ خَيْرَهَا إَّلا مَحْرُومٌ.&lt;br /&gt;523. (1644) (6510)- Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anhüma anlatıyor: "Ramazan ayı girmişti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bu mübarek aya girmiş bulunuyorsunuz. Bu ayda bir gece vardır ki bin aydan hayırlıdır. Bu gecenin hayır ve bereketinden mahrum kalan bir kimse, bütün hayırlardan mahrum kalmış gibidir. Onun hayrı ise sadece (uhrevî saadetten) mahrum kimseye haramdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ـ3226 ـ10 -و عن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَنْ أَفْطَرَ يَوْماً مِنْ رَمَضَانَ مِنْ غَيْرِ مَرَضٍ، وََلا رُخْصَةٍ، لَمْ يَقْضِهِ صَوْمُ الدَّهْرِ كُلِّهِ، وَإِنْ صَامَهُ[. أخرجه البخاري تعليقاً، وَأبو داود والترمذي .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. (3226)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez." [Buharî, Savm 29; Tirmizî, Savm 27, (723); Ebu Dâvud, Savm 38, (2396).]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AÇIKLAMA:&lt;br /&gt;Hadis, Ramazanda meşru bir mazareti olmaksızın kasıtlı olarak oruç yiyen kimsenin davranışının Allah indindeki kötülüğünü belirtmektedir: Ramazanda yenen bir günlük orucu bütün dehir boyu (dehir sınırsız zaman demektir) tutulacak oruçlar kaza edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İbnu'l-Münîr, bunu: "Yani, orucu zamanında eda etmenin faziletini kaza suretiyle telâfi etmenin imkânı yok" diye açıklar. İbnu Mes'ud'dan yapılan bir rivayette şöyle denmiştir: "Ramazan ayında sebepsiz olarak bir gün yiyen Allah'a kavuşuncaya kadar dehir orucu da tutsa onu karşılayamaz. Allah dilerse affeder, dilerse azablandırır." Bu rivayet, görüldüğü üzere İbnu'l-Münir'in açıklamasından biraz farklıdır, vakti içinde tutulamayacak Ramazan orucunun Allah'ın affı ile telafi edilebileceğini ifade ederek, ümîd ve tevbe kapısını açık bırakmaktadır.&lt;br /&gt;ـ3112 ـ6 -وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال. ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : منْ فَطَّرَصَائِماً كان لهُ مثْلَ أجْرهِ  غَيْرَ أنَّهُ َ يَنْقُصُ منْ أجْرِ الصَّائِمِ شَيئْاً [. أخرجه الترمذي .&lt;br /&gt;6. (3112)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksiltme olmaz." [Tirmizî, Savm 82, (807); İbnu Mâce, Sıyâm 45, (1746).]&lt;br /&gt;SADAKANIN EN ÜSTÜNÜ RAMAZANDA VERİLENİDİR&lt;br /&gt;ـ3115 ـ9 -وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ] سُئِلَ قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أيُّ الصَّوْمِ أَفْضَلُ بَعْدَ رَمَضَانَ ؟ قَالَ: شَعْبَانَ لِتَعبَانَ رَمَضَانَ، وَأىُّ الصَّدَقَةِ أَفْضَلُ؟ قَالَ في رَمَضَانَ[. أخرجه الترمذي .&lt;br /&gt;9. (3115)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ramazandan sonra hangi oruç efdaldir?" diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:"Ramazanı ta'zim için şa'bân!" Tekrar soruldu: "Hangi sadaka efdaldir?""Ramazanda verilen!" cevabını verdi." [Tirmizî, Zekat 28, (663).]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ـ3113 ـ7 -و عنه رَضِىَ اللّهُ عَنْه: ]قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا دَخَلَ رَمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الجَنَّةِ، وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ، وَسُلْسِلَتِ الشَّيَاطِينُ[. أخرجه الستة إ أبا داود .&lt;br /&gt;7. (3113)- Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur." [Buhari, Savm 5, Bed'ü'l- Halk 11, Müslim, Sıyâm 2, (1079); Nesâî, Sıyâm 5, (4, 129).]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ـ3107 ـ1 -عن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : كُلُّ عَمَلِ ابْنُ آدَمَ يُضَاعَفُ، الْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ. قَالَ اللّهُ تَعَالَى: إَِّلا الصَّوْمَ فَإِنَّهُ لِى وَأنَاأَجْزِى بِهِ يَدَعُ شَهْوَتَهُ وَطَعَامَهُ مِنْ أَجْلِي: لِلصَّائمِ فَرْحَتَانِ، فَرْحَةٌ عِنْدَ فِطْرِهِ، وَفَرْحةٌ عِنْدَ لِقَاءِ رَبِّهِ، وَلَخُلُوفَ  فَمِ الصَّائِمِ أطْيَبُ عِنْدَ اللّهِ مِنْ رِيحِ المِسْكِ[.&lt;br /&gt;1. (3107)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah'ı (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah Teâla Hazretleri (bir hadis-kudsîde) şöyle buyurmuştur: "Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti.""Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halûf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur."&lt;br /&gt;                Kaynaklar:&lt;br /&gt;Seyfettin Yazıcı, Ramazan ve Oruç DİB. yayınları Ankara 1997. c.I, s. 379 vd.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; İbn Mâce, Savm, 21, I,539.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Buharî, İman,37, I,14; Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 13. II,523; Nesâi, Kıyamu’l-Leyl,3, III,201.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Ahmed b. Hanbel , I, 55.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Ahmed b. Hanbel ,, II, 33.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Buhari, Savm, 6, II, 228.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-5245962072572519676?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5245962072572519676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5245962072572519676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/ramazan-ayi-girerken.html' title='RAMAZAN AYI GİRERKEN'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-5026831045658125423</id><published>2008-10-22T21:37:00.002+03:00</published><updated>2008-10-22T21:38:22.029+03:00</updated><title type='text'>HZ. NUH (a.s.)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Kuran-ı Kerim’in Muhammed suresinin 10 ile 11.ayet-i kerimesinde Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır; “yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere geçirmişti; bu inkârcılara da onların başına gelenlerin benzeri vardır. Çünkü Allah inananların sahibidir. İnkârcılar ise sahipsizdirler”&lt;br /&gt;            Yine Tâ-Hâ suresinin 128.ayetinde; “Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmiş olmamız, onları doğru yola sevk etmez mi? Doğrusu,  bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır” buyrulmuştur.&lt;br /&gt;            Hac suresinin 42–44. ayetinde Rasulullah’a hitaben Allah-u Teala buyurmuştur ki; “(Ey Muhammed) Bunlar seni yalanlıyorsa, onlardan önce Nuh kavmi, Ad, Semud, İbrahim kavmi, Lut kavmi ve Meyden halkı da peygamberlerini yalanlamış ve Musa da yalanlamıştı. Ama ben inkârcılara önce süre verdim, sonra da onları yakalıyı verdim. Beni tanımak nasılmış görsünler. Nice kasabaların halkını haksızlık yaparlarken yok ettik. Artık duvarları, çatılarının üzerine çökmüş, kuyuları kullanılmaz olmuş, yüce sarayları terk edilmiştir”.(Benzeri ayetler için bkz.50/36;54/51;7/100;11/120;12/111;16/36;32/26;2/214)&lt;br /&gt;            Kur’an tarihin belli dönemlerinde cereyan etmiş olayları sahneye koyarken gayesi hikâyecilik veya tarihi bir olayın tam olarak aktarılmasından ibret değildir. İnkârcıların veya inananların yaşadıkları olayların sergiledikleri davranışların tarihte yaşanan benzerleri hatırlatarak inananları teselli, inkârcıları da tehdit etmektedir. Kuranı kerim’de geçmiş milletlerle ilgili kıssaları okurken, anlatılan olaylardan kendi hissemize ne düştüğünü düşünerek, çıkarabileceğimiz ibret ve derslerin neler olduğunu anlayarak okumamız gerekir. Hikâye dinliyormuş gibi değil; ana fikri ve dersi çıkararak yağacağımız okuma; Kur’an’ın bu hikâyeyi anlatırken ki asıl amacın ön plana çıkaran bir okuma olacaktır.&lt;br /&gt;            Kur’an-ı Kerim gönderildiği zaman ve mekân ile sınırlı bir kitap değildir. Onun çağrısı evrenseldir. Geçmiş ümmetlerle ilgili anlatılan kıssalar her ne kadar geçmişte olup bitmiş olayları anlatsa da, mesajları itibariyle bugüne bakan yönleri vardır. Hz. Âdem’in İblis’le olan mücadelesi binlerce yıl devam edecek olan Hak-Batıl mücadelesinin başlangıcı olmuştur. İnsanoğlu ne zaman Rabbini unutmuş, hak yoldan sapmış, Tevhide aykırı inançlara yönelmiş, ahlaki açıdan sapkınlıklar göstermişse; Allah-u Teala onu tekrar hidayete döndürmek üzere elçilerini göndermiştir.&lt;br /&gt;            İşte bu elçilerden bir tanesi de Kur’an-ı Kerim’in pek çok Ayet-i Kerimesinde kendisinden övgüyle bahsedilen Hz. Nuh’tur. Nuh (a.s) yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan 5 büyük peygamberden biridir.&lt;br /&gt;            “Hani biz Peygamberlerden sadakat sözü almıştık; senden Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Biz onlardan (ağır sorumluluk taşıyan sağlam biz söz)aldık” (Ahzab suresi, 33/7)&lt;br /&gt;            Nuh (a.s) Hz. Âdem’in oğlu Şit (a.s)’ın neslinden bir peygamberdir. Nuh a.s) 950 yıl yaşamış ve uzun yıllar boyunca halkını Allah’ın dinine davet etmiştir.&lt;br /&gt;            Hz.Adem ile Hz. Havva’nın yeryüzüne gönderilişinden itibaren insan nesli yeryüzünde çoğalmış ve zamanla Hz. Âdem’in getirdiği Tevhit dininden sapmalar olmuştur. Bu sapmaları önlemek amacıyla Allah-u Teala İdris (as.)’ı peygamber olarak görevlendirdi. Fakat sapmalar devam etti, putperestlik çoğaldı ve Hz. Nuh zamanında iyice yaygınlaştı. Nuh Suresinin 23.ayetinde Nuh a.s)’ın kavminin taptıkları putların bazılarının isimleri zikredilmektedir.(vedd,Suva,Yegus,Yeuk,Nesr) Tefsir kaynaklarında burada geçen isimlerin, Hz. Adem’in çocuklarına veya Salih kimselere ait isimler olduğunu bildirmektedir. Salih kişilerin ölümünden sonra onların anılarını canlı tutmak ve hatıralarına saygı gösterip şefaatlerini dilemek amacıyla heykellerin yapılmış ve bu heykellere temsil ettikleri kişilerin isimleri verilmiştir. Fakat zamanla kutsallık yüklenen bu heykellere tanrı gözüyle bakılıp tapılmıştır.(Kaynaklarda bu heykellerin cahiliye dönemi araplarınında tanrıları arasında yer aldığı belirtilmektedir. (bkz.Kur’an yolu 5.cilt,s.392)&lt;br /&gt;            Putperestliğe paralel olarak toplumun ahlakı da bozulmuş; yeryüzünde haksızlık, ahlaksızlık, azgınlık ve zulüm de artmıştı. Bütün bu yanlışlıkları düzeltilmesi için Allah-u Teala Nuh (a.s)’ı görevlendirdi. Nuh (a.s) kavmine, kendisinin bir nasihatçi ve açık bir uyarıcı olduğunu, Allah’tan başka ilah olmadığını dolayısıyla O’ndan başkasına kulluk etmenin doğru olmadığını anlattı. Kendisini dinlemedikleri takdirde büyük bir cezaya çarptırılacaklarından endişe ettiğini de bildirerek onları uyardı.&lt;br /&gt;            Nuh a.s ‘ın kavminin ileri gelenleri, zengin ve soylu kimseler, üstünlüğü maddi güçte görüyorlardı. Zenginlikleri, kabilelerinin genişliği, adamlarının çokluğu ile böbürlenerek Hz. Nuh’u ve ona inanan insanları küçümsediler. Davetini kabul etmedikleri gibi, onu sapkınlıkla itham ettiler. (bkz.Araf 7/60) Nuh a.s)’ın peygamberliği istismar ederek para, makam ve mevki sahibi olmak istediğini, bu yolla kavmi içinde üstünlük sağlamaya çalıştığını iddia ettiler. (bkz.Müminun 23/24) Tebliğ faaliyetine son vermediği takdirde onu taşlayarak öldüreceklerine dair tehditte bulundular. (bkz.Şuara 26/116)&lt;br /&gt;            Hz.Nuh (a.s) makam, mevki, servet gibi bir beklentisi olmadığını ilan etti. Kendisinden “gaybı bilmesini, insanüstü özellikler, mucizeler göstermesini bekleyen ve fakirlerle görüşmemesini isteyen kavmine şu cevabı verdi; “Size  “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum. Gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, “Allah onlara hiçbir faydalı şey vermeyecektir” diyemem. Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum” (Hud 11/31)&lt;br /&gt;            Hz.Nuh uzun süre sabır, metanet ve şefkat hisleri ile kavmini dine davet etti. Fakat çok az bir grubun dışında kimse iman etmedi. Kavmi onunla alay etmekle yetinmedi, onun cinnet onun cinnet geçirmiş olduğunu da ileri sürdüler. Çaresiz kalan Hz. Nuh inkârcıların yok edilmesini Allah’tan niyaz etti. “Rabbim, kavmim beni yalancılıkla suçluyor. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar” diye dua etti. (Kevser 54/10; Müminun 23/26, Şuara 117-118)&lt;br /&gt;            Yüce Allah onun duasının kabul edip, inkârcıların tamamını yok edeceğini bildirdi. (enbiya 21/76; saffat 37/75 ) Daha önce iman etmiş olanlar hariç, artık bundan sonra hiç kimsenin ona (Hz.Nuh ‘a ) iman etmeyeceğini; kavminin geçmişte işlediği günahlara, kendisini yalancılıkla suçlamalarına, inkarcılıkta ısrarlarına, gördüğü eziyetlere üzülmemesini emredip, azgınların başına gelecek felaketin yaklaşmakta olduğunu haber verdi. “Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!” buyurarak (Hud 11/37) felaketin (tufanın) boyutlarının ne derece büyük olduğuna işaret etti.&lt;br /&gt;            Bunun üzerine Hz. Nuh Allah-u Teala kendisine öğrettiği şekilde bir gemi yaptı. Kavminin ileri gelenleri onun gemi yaptığını görünce  “peygamberlikten vazgeçip marangozluğa başladı” diyerek onunla alay ettiler. Hz. Nuh yakında alay etme sırasının kendilerine geleceğini söyleyerek, yaklaşan felaketle ilgili onları uyardı. (Hud 11/38)&lt;br /&gt;            Hz. Nuh geminin yapımını tamamlayınca, beklenen azabın gelmekte olduğuna dair belirtilerde görünmeye başladı. Yer ve göklerin kapıları açıldı. Yerden sular fışkırdı, gökten sular boşaldı. “derken, göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık; böylece azgın sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti” (Kamer suresi 54/11–12)&lt;br /&gt;            Allah-u Teala, Nuh (a.s)’a erkekli dişili olmak üzere evcil veya yabani canlılardan birer çiftini gemiye almasını buyurdu. Nihayet sular Allah’ın takdir ettiği seviyeye geldiğinde (Kamer 54/12) gemi dağlar gibi dalgalar arasında ilerlemeye başladı. Bu sırada Hz. Nuh, kendisini yalanlayanlardan biri olan dördüncü oğlu Yam’ı gördü ve babalık şefkatiyle son olarak seslenip onu gemiye çağırdı. Oğlu bu çağrıya cevap vermedi. Çünkü bu olayın diğer tabii afetler gibi bir afet olduğunu düşünüyor ve yüksek yerlere çıkarak kurtulabileceğini sanıyordu. Bu sebeple babasının çağrısına; “beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.’’ Diye cevap verdi. Derken baba ile oğlu arasına dev dalgalar girdi ve o da diğer inkarcılarla birlikte boğuldu.(hud 11\42–43)&lt;br /&gt; Hz. Nuh da diğer peygamberler gibi bir beşerdi. Onlar gibi çocuk sevgisi ve benzeri insani duygulara sahipti. Allah’a oğlunun da aileden biri olduğunu söyledi ve belki bunu söyleyerek onunda kurtarılmasını diledi. Fakat Allah Teala iman etmediği için onun aileden sayılmadığını, iman olmayınca tek başına kan bağının kurtarılması için yeterli olmadığını bildirdi.(Hud 11\45–46)&lt;br /&gt;Hz. Nuh’un gemisi Allah’ın dilediği kadar su üzerinde kaldıktan sonra ( Taberi’den nakledilen bir rivayete göre bu süre 6 aydır.) yüce Allah göklere suyunu tutmasını, yerlere de suyunu çekmesini emretti. Böylece sular çekildi. Gemi Cudi dağına oturdu.1(Hud 11\44) böylelikle yeryüzünü inkârcılardan temizlendi. Sular çekilmeye başladığı için gemidekilerin yeryüzüne inme zamanı geldi. Hz. Nuh ve yanındakiler Allah’ın emrine uyarak bereketli topraklara inip orayı yurt edindiler. Bir rivayete göre Hz. Nuh tufandan sonra 350 yıl daha yaşadı ve Mekke’de vefat etti.&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Kur’an’ın tarihle ilgili mesajının özü şudur; insan tarih içerisinde (yeryüzünde) başıboş bırakılmamıştır. İnsan davranışları ile bu davranışların tarih içerisinde sebep olduğu değişimler arasındaki ilişki, sıradan bir sebep- sonuç ilişkisi değildir.  Bütün bunların hepsi Allah’ın belirlediği yasalara ( Sünnetullah) bağlıdır. Allah tarihi dışarıdan izleyen ve ona hiç müdahale etmeyen bir hakem değildir. Tarihin içinde bir taraf, onun oluşmasına müdahil olan, onu elçilerini göndermek suretiyle yönlendiren bir taraf durumundadır.&lt;br /&gt;(sistematik kur’an fihristi s.693,Ömer Özsoy, İlhami Güler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ü      Allah Teala Hak- Batıl mücadelesinde insanların Hakk tarafında yer almaları, Hakk’a yönelmeleri için, onlara yol gösterici olarak peygamberlerini göndermiştir. Bütün peygamberler, gönderildikleri toplumları Tevhit inancına, olumlu ahlak özelliklerini yaşamaya çağırmışlardır. Bunun karşısında iblis ve Batılın temsilcileri de insanoğlunu şirke, alçaklık, zulüm ve ahlaksızlığa sevk etmişlerdir.&lt;br /&gt;ü      Tarih boyunca inkârcı toplumların ileri gelenleri peygamberlere inanan fakirleri küçümsemişleridir. Nitekim Hz. Peygamber zamanında Kureyş’li müşriklerin ileri gelenleri de fakir müminlere karşı aynı davranışı sergilemişlerdir. Müslüman’ın vazifesi güçsüz de olsa, fakir de olsa haklı olanın yanında yer almak; güçlü olan zalime karşı durmaktır.&lt;br /&gt;ü      Hz. Nuh’un kavminin anlayışına göre bir kimsenin peygamber olabilmesi için zengin olması, gaybı bilmesi, özellikle melek olması gerekir ki beşerin bilemediklerini bilsin, yapamadıklarını yapsın. Hz. Peygamber zamanındaki müşriklerde aynı özellikleri aramışlar, peygamberimizden şifasız hastaları iyileştirmesini, gökten melek indirip kendileriyle konuşturmasını, bir dağı altın kütlesi haline getirmesini(v.s.) istemişlerdi.(En’am 6\50)&lt;br /&gt;ü      Nuh (a.s.) kıssası anlatılarak kavminden gördüğü haksızlık ve kötülük sebebiyle üzülen Hz.Peygamber ve arkadaşları teselli edilmiş, insanların ibret alması sağlanmak istenmiştir. Nuh (a.s.)’ın sabredip başarıya ulaştığı gibi Hz. Peygamberin de sabretmesi emredilmiştir. Çünkü mücadeleye sabırla devam edenler başlangıçta başarısızlığa uğrasalar bile sonunda mutlak başarıya ulaşacaklardır. Ebedi hayattaki asıl ve sonsuz mutluluk Allah’a itaat eden ve kötülükten sakınanların olacaktır.&lt;br /&gt;ü      Nuh(a.s.) inkârcı oğlunun kan bağı olduğu halde Nuh(a.s.)’in ailesinden sayılmaması, Müslüman’ın insanlarla ilişkilerinde hareket noktasının kabilecilik, nesep v.s. değil, Allah’a iman ve itaat olması gerektiği ile ilgili ders vermektedir.&lt;br /&gt;ü      Müşrik Araplar Nuh kavminin milletler tarihinde nüfusunun çokluğu ve gücüyle tanınmış bir toplum olduğunu yaygın rivayetlerden biliyorlardı. Böyle bir kavmin inkârları sebebiyle yok edildikleri çeşitli ayetlerle anlatılarak müşrik Araplar da aynı tutumu sergilemeleri halinde benzer bir azapla tehdit edilmişlerdir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-5026831045658125423?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5026831045658125423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5026831045658125423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hz-nuh-as.html' title='HZ. NUH (a.s.)'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6872376734019832433</id><published>2008-10-22T21:37:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T21:37:26.920+03:00</updated><title type='text'>HZ. SÜLEYMAN (a.s.)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İnsanı en güzel şekilde yaratan, kendi aralarında vakit vakit peygamberler göndererek,  onları kitap ve mucizelerle destekleyerek kavimlerini dosdoğru yola ulaştıran Allahu Teala Hazretlerine hadsiz hamdü senalar olsun. Bütün peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed Mustafa’ya aline, ashabına, O’nun sünnetine uyanlara salat ve selamların en kamili olsun.&lt;br /&gt;Mevla Teala son peygamberi olan Muhammed(s.a.v.)’e indirdiği son kitap Kur’an-ı Keriminde (Nisa 163-164) ayetlerinde söyle buyuruyor:’Muhakkak biz sana (s.a.v.)vahyettik. Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, Esbat’a, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahy eylediğimiz gibi. Ve Davud’a  Zebur’u  verdiğimiz gibi. Ve evvelce kıssalarını sana bildirdiğimiz peygamberleri ve kıssalarını sana bildirmediğimiz peygamberleri gönderdik.’&lt;br /&gt; Adem(a.s.) dan Peygamberimize kadar bir rivayette 124.000 bir rivayette 224.000 peygamber gelmiştir. Ancak Kur’an-ı Kerimde isimleri zikredilen 28 peygamber vardır. İsmi geçerek hayatı anlatılan peygamberlerden biride Süleyman(a.s.) dır. Bilindiği gibi Allah’u Teala bazı peygamberlerinin kıssalarını anlatarak bizler için ibret alınacak istifade edilecek birçok malumat verir.&lt;br /&gt;SÜLEYMAN ALEYHİSSELAMIN HAYATI&lt;br /&gt; Soyu İbrahim(a.s.) a dayanan Süleyman(a.s.) Davut (a.s.)ın oğludur. O zamana kadar ayrı olan saltanat ve nübüvvet (peygamberlik) ilk defa Davut (a.s.)da birleştirilmiştir. Babasının vefatından sonra 13 yaşındayken yerine geçmiş sonra kendisine peygamberlik verilmiştir. ‘Süleyman Davut’a varis oldu.’(Neml 16) başka bir deyişle babasının peygamberliğine, krallığına, hikmetine ve ilmine varis olmuştur. Daha onbir yaşında çocukken akıl ve ilminin çokluğundan dolayı Davut (a.s.) birçok işlerinde onunla istişarede bulunurdu.&lt;br /&gt;Rivayete göre iki kadın yanlarında iki oğlan çocuğu olduğu halde yolda giderlerken kurt gelerek birinin(büyük kadının) çocuğunu kapıp gider. Bunun üzerine çocuğunu kurt kapan büyük kadın ‘ kurt senin çocuğunu götürdü.’ Der öbür kadına. Oda ‘Hayır! Senin çocuğunu götürdü’der. Nihayetinde mahkemeye giderler. Süleyman(a.s.) ‘ Haydi! Bana bir bıçak getirinde çocuğu bunlar arasında ikiye böleyim’ deyince küçük kadın ‘Aman öyle yapma! Bu çocuk o kadınındır.’der. Bunun üzerine Süleyman(a.s) çocuğun küçük kadına ait olduğunu hükmeder.&lt;br /&gt;Süleyman (a.s.) uzun boylu, beyaz tenli, iri vücutlu, nurlu, güzel yüzlü, büyük gözlü, çok saçlı idi. Beyaz elbise giyerdi.&lt;br /&gt;Kral oluşundan vefatına kadar yüce Allah’a huşuundan bir an başını semaya kaldırmamıştır. Son derece alçak gönüllü idi. Kral olmasına rağmen hurma yaprağından zenbil orüp satar, elinin emeği ile geçinir, arpa ekmeği yerdi. Dünyaya tevhid inancını yerleştirmek için ömrünü cihadla geçirmiştir. Süleyman (a.s.)  Cihada çıkmak istediği zaman bir döşek hazırlanırdı. Bu döşeğe askerler, savaş araçları ve hayvanları da bindikten sonra şiddetle esici rüzgara emreder, gitmek istediği yere süratle giderdi. Rüzgar bu döşeği götürürken o kadar yumuşak eserdi ki üzerinden geçip gittiği tarlanın ekinlerini bile kımıldatmazdı. ‘Rüzgârları onun emrine verdik. O’nun emriyle istediği yere yumuşacık akar gider.’ (Sad suresi 36.) ‘ Gündüz estiğinde bir aylık mesafeye giden, akşam da bir aylık mesafeden gelen rüzgarı Süleyman’ın buyruğu altına verdik.’(Sebe-12)&lt;br /&gt;Rüzgar Süleyman (a.s.)ın istediği yere gidiş gelişini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda herkesin konuştuklarını ona iletir, haber verirdi. Bir gün yine rüzgara binerek bir ekinin üzerinden geçerken, ekinci başını kaldırdı: ‘ Davut hanedanına büyük mülk ve saltanat verilmiştir.’dedi. rüzgar onun bu sözünü Süleyman (a.s.)a ulaştırınca, yere indi, yanına vardı. Ona: ‘ ben senin söylediğin sözü işittim. Ve senin yanına “Güç yetiştiremeyeceğin şeyi temenni etme!” demek için indim. Allah’ın senden kabul edeceği bir tek tesbih, Davut hanedanına verilen şeylerden daha hayırlıdır.’ Dedi. Bu tesbih nedir? Deyince; Hz. Süleyman subhanellah ve elhamdulillah demektir. dedi.&lt;br /&gt;Ebu Musa El- Eşari(r.a.) Rasulullah’dan rivayetle  şöyle buyurmuştur: ‘ temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah kelimesinin sevabı  mizanı doldurur. Subhanallah ve elhamdülillah kelimelerinin sevabı yerle gök arasını doldurur.(doldururlar) o halde gafil olmamalı amel defterimizi her daim doldurmalıyız.&lt;br /&gt;     Yüce Allah, Süleyman(a.s)a Yemen topraklarında bulunduğu sırada üç gün üç gece pınar gibi fışkıran bakır gözeleri akıttı. ‘Onun için erimiş bakır kaynağını su gibi akıttık. Rabbinin izni ile cinlerin bazılarını onun buyruğu altına verdik. Bunların içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık.’(Sebe 12)&lt;br /&gt;     Süleyman(a.s.) a her kuşun dili öğretildi ve her şeyden verildi.( neml 16) yine bir zaman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordularını hazırlattı. Şam’ın karıncalarla dolu bir vadisine vardıklarında reisleri olan dişi bir karınca ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleyman ve ordularında kendileri farkında değillerken sakın sizi kırmasınlar. Hz. Süleyman karıncanın kendisi küçücük olup yönettiklerini düşünmesine hayran olup onun sözüne gülercesine tebessüm etti ve en ufak varlığın bie konuşmasını dahi bildiğine sevinerek ‘Ya Rabbi! Bana ilham buyur, bana, ana- babama verdiğin bunca nimete şükredeyim, kalan ömrümde  senin razı olacağın Salih amelde bulunayım ve beni rahmetinle Salihler olan kullarınla cennete girdir.’ Dedi.(neml 18-19)&lt;br /&gt;    Rivayete göre karınca Süleyman (a.s.)sordu: ‘Yüce Allah’ın sana rüzgarı niçin uysal kıldığını biliyor musun?’ Hayır! Bilmiyorum! Deyince ‘dünyanın tümünün gelip geçen, esen bir yelden ibaret olduğunu sana haber vermek için.’ Dedi. Süleyman(a.s.) karıncanın sözlerine hayrette kalarak gülümsedi. (neml 19) duasını tekrarladı.&lt;br /&gt;      “(Süleyman as.) kuşları teftiş etti ve “bana ne oluyor ki Hüd hüdü göremiyorum, yoksa kayıp olanlardan mı oldu” dedi. Neml suresi 20&lt;br /&gt;      “Ona şiddetli bir ceza vereceğim veya keseceğim veya bana açık bir delil getirecek” Neml sr 21&lt;br /&gt;      “Çok geçmeden (Hüd hüd geldi) dedi ki; senin kavrayamadığın bir şeyi ben kavradım ve sana sebe den çok doğru bir haber getirdim. Neml sr 22 &lt;br /&gt;“Onlara (sebelilere) kraliçelik yapan, kendisine her şey verilen ve büyük bir tahtı olan kadın buldum". Neml 23&lt;br /&gt;Gerçekten Belkıs adında onlara hükümdarlık eden, kendisine her türü imkan verilmiş, altın gümüş türlü mücevherlerle süslenmiş büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.’ Dedi. Onun servetini büyülterek anlatması Süleyman (a.s.) ı heyecanlandırmak içindi. Fakat Süleyman (a.s.) buna hiç önem vermedi. Ancak Hüdhüd “O kadını ve kavmini, Allah’ın dışında güneşe secde ederlerken buldum. Şeytan onların işlerini süslemiş. Onları yoldan çıkarmış. Artık onlar yola gelmezler.” Neml sr 24 Dediği zaman Süleyman (a.s.) ‘Eğer size fasığın biri bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız.’ (hucurat 6) ayetine uygun olarak&lt;br /&gt; ‘ Bakalım doğru musun yoksa yalancılardan mısın? dedi(Neml Sr. 27)&lt;br /&gt; Şu benim yazmış olduğum mektubumu götürde onlara bırak, sonra onlara görünmeden biraz çekilip sonuca bak.’ Dedi.(Neml Sr.28)&lt;br /&gt;Sebe ülkesine gelen Hüdhüd sarayın penceresinden girip Belkıs’ın uyuduğu bir sırada mektubu üzerine attı. Belkıs uyanınca hemen telaşlanıp şura heyetini toplayarak, tahtına çıktı. (Belkıs ) “Ey ileri gelenler, bana değerli bir mektup verildi.” “O mektup. Süleyman’dan gelmiştir. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlamaktadır” “bana karşı büyüklük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin” demektedir. (Neml sr. 29-30-31)&lt;br /&gt; Rivayete göre Belkıs’ın 70 kumandanı ve her kumandanın elinde 500 atlı askeri vardı.&lt;br /&gt;‘ Ey ulu kişiler! İsim hakkında bana görüş bildirin, bilirsiniz ki sizin görüşlerinizi almadan hüküm vermedim, dedi.(Neml Sr.32) ( Demek ki insan hükümdar bile olsa, bilse de bir bilene sormalı. ne demişler- soran dağlar aşmış, sormayan düz yolda şaşmış)&lt;br /&gt;Onlarda ‘Biz sayı ve imkan bakımından güçlü kuvvetli kimseleriz, emredersen savaşırız, yine de hüküm senindir” dediler.(Neml Sr.33)&lt;br /&gt;“ Belkıs kavmini savaşa meyleder görünce “ muhakkak melikler bir ülkeye girdiğinde orayı bozguna uğratırlar, aziz olanları zelil ederler. Bunlarda böyle yaparlar dedi” (Neml sr 34)&lt;br /&gt;“Bende onlara hediye ile elçi göndereceğim. Bakayım elçiler ne ile dönecekler.” (Neml sr 35) Belkıs Süleyman a.s yüzlerce iyi cins binek üzerine eşsiz mücevherlerle bezenmiş genç hizmetçilerden oluşan, değerli birtakım hediyeler gönderdi. Elçiler ne ile dönecek ona bakalım. Dedi Eğer sadece hükümdarsa bunları kabul edecektir, aynı zamanda bir peygamberse dinine uymadığımız sürece bizden asla razı olmayacaktır. &lt;br /&gt;            Elçi hediyelerle Süleyman a.s.’a geldiği zaman O onların hediyelerini küçümseyerek&lt;br /&gt; “Siz bana değersiz malla mı yardım etmeye teşebbüs etmektesiniz.? Allah’ın bana vermiş olduğu ( Peygamberlik –ilim- saltanat) gibi şeyler sizin vermiş olduğunuz ( dünya malından) daha hayırlıdır. Hediyenizle ancak siz sevinirsiniz. Dedi (Neml sr 36 )&lt;br /&gt;Ey Elçi getirdiklerini alarak dön! Müslüman olmamaları halinde, onlara güçlü ordularla geliriz ki karşısında duramazlar, onları hakir olarak oradan çıkarırız” dedi. (Neml sr. 37)Elçi döndükten sonra Süleyman a.s. Allahu Teala’nın gücünü Belkıs’a göstermek için, İslama girmesini kolaylaştırmak amacıyla etrafında bulunan eşrafa dedi ki ;&lt;br /&gt;“ Ey ulular! Onlar bana Müslümanlar halinde gelmeden önce bana onun ( kapalı kapılar ardında korumalarla muhafaza ettiği) tahtını hanginiz getirebilir? Dedi (Neml sr 38)&lt;br /&gt;            Cinlerden (pis huylu, inatçı, güçlü) bir ifrit dedi ki “Sen (sabahları insanlara hüküm vermek için oturduğun bu) makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten ben buna güçlü ve güvenilirim” dedi. (Neml sr 39)&lt;br /&gt;            Kendi yanında kitaplardan ilim bulunan ( Asaf İbni Berhıya) isimli sadık kişi ( ismi azamı bildiği için) “ gözünü bir tarafa çevirdiğinde o sana geri dönmeden önce ben onu getiririm” dedi. Der demez Süleyman (as) tahtı yanında görünce şükür üzere “İşte bu Rabbimin fazlındandır. Taki o şükürde mi bulunacağım yoksa kendime pay çıkararak ve hakkıyla şükredemeyerek nankörlükte mi bulunacağım diye bulunacağım diye beni imtihan etmek için vermiştir. Kim şükrederse (nimet artacağından) kendi lehine şükretmiş olur. Her kim de nankörlükte bulunursa şüphesiz benim Rabbim kimsenin şükrüne ihtiyacı olmayan GANİ’dir. Nankörlük yüzünden nimetini kesmeyecek derecede iyilik sahibi olan KERİM’dir.” dedi. (Neml sr 40)&lt;br /&gt;            Bu taht bir rivayetle 3 günlük bir rivayetle 2 aylık mesafeden getirilmiştir. Şüphe yok ki bu basit bir olay değil bir mucize ve keramet sözkonusudur.&lt;br /&gt;            Süleyman a.s. Belkıs’ın tahtını tanımaması için şeklini biraz değiştirin. “Bakalım doğruyu bulabilecek mi?” dedi.(Neml 41)&lt;br /&gt; Belkıs geldiği zaman tahtın kendine gösterilerek “ İşte senin tahtın bunun gibimiydi O : “Sanki bu odur” dedi. Ondan önce bize ilim verildi ve biz Müslüman olduk. dedi (Neml 42)&lt;br /&gt;“Allah’tan başka taptıkları kraliçe engellemişti, çünkü o kafir bir toplumdan idi.” (Neml sr 43)&lt;br /&gt; Belkıs’a ( Cinlerin su gibi berrak kristaller halinde bina edip içerisine her türlü deniz hayvanını yerleştirdikleri) o köşke;&lt;br /&gt;“O avluya gir denildi. O onu gördüğünde, derin bir su sandı da ( etekleri ıslanmasın diye) ayaklarından bir miktar açınca, Süleyman a.s. gerçekten o billurdan düzenlenen bir köşk, avludur deyince Belkıs hayranlık uyandıran bu hadise karşısında:“Ey Rabbim! Muhakkak ben bunca zaman seni tanımayarak nefsime zulmetmişim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte bütün alemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettiğimi açıkladım.! (Neml sr 44)&lt;br /&gt;Rivayete göre Hz Süleyman Sebe melikesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşa ettirmişti. Bu köşkün avlusu billurdan yapılmış, altından su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu Belkıs zeminin şeffaf bir madde olduğu fark edemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbir ve tertipler onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, kendini ilahi irşadı kabule hazırlamıştı.&lt;br /&gt;            Belkıs Hüdhüd’ün getirdiği haberle İslam’ı kabul etmişti. Ancak Allah’tan başka tapar oldukları şeyler onun daha önce açıklamasını engellemişti. Süleyman a.s. yanında mucizeleri de görünce imanı suretten hakikate geçti. Belkıs Süleyman a.s ile evlendi. Süleyman a.s bütün bilim ve teknolojiyi Allah’ın ona verdiği ilim ve hikmetle Allah’ın dinini yaymak için en güzel şekilde kullandı. Kuran-ı Kerim ‘de bize anlatılan Süleyman a.s ‘ın mucizeleri kıyamete kadar keşfe açık ilimleri bize sunmaktadır. İnsanların hidayeti için dünyevi ilimleri kullanmanın en güzel örneğidir.&lt;br /&gt;            Mevla Teala Süleyman a.s.’ a çokça bina yapan ziynet eşyaları çıkarmak için denizin dibine dalan tüm şeytanları da emrine vermiştir. Sad 38        &lt;br /&gt;            “Cinlerden öyleleri vardı ki Rabbinin izniyle ve emriyle Onun önünde sürekli çalışmaktaydı. Onlardan her kim Süleyman a.s. emrinden dönerse ona, o şiddetle tutuşturulmuş ateşin azabından tattırıyorduk. Onlar onun için dilediği şeyleri sağlam köşk ev mescidleri, velilerin, hayvanların, kuşların heykellerin, büyük havuzlar gibi çanakları ve büyüklüğünden dolayı aşağı indirilemeyip, merdivenle çıkılan sabit ayaklar üzerine yerleştirilmiş kazanları yapıyorlardı.” Sebe 12 -13&lt;br /&gt;            Heykel sanatı Süleyman a.s. zamanında caizdi. Cinler, bakır, mermer, cam gibi malzemelerden kartal, aslan, akbaba heykelleri yapıp tahtının aşağısına, üstüne merdiven basamaklarına koyarak Süleyman a.s. ‘ın heybetine kapılsın diyorlardı. İnsanlar görerek özensin diye ibadet edilirken de hallere uygun heykeller yapılıp  mescide konuluyordu. Heykel yapma işi adam öldürmek, zulüm, yalan gibi aklen çirkin şeylerden olmadığı için, şeraitlere göre hükmü değişebilen konulardır. Ancak bizim dinimizde kesinlikle haram olup bunlarla uğraşanlar en şiddetli azap ile tehdit olunmuşlardır.&lt;br /&gt;                        “Ey Davud ailesi şükredin. Kullarımdan şükreden pek azdır.” (Sebe 13)   &lt;br /&gt;            Nem 19. ayeti devamlı vird edinen Süleyman a.s. o az olan şekur kullardandır. Rivayete göre Hz. Ömer bir adamın “Allahım beni o azdan kıl” diye dua ettiğini duymuş. “Bu nasıl dua “ diye sormuş. O zat “işitiyorum ki Allah kullarım içinde şükreden azdır” diye buyuruyor. Beni de o azlardan kılmasını diliyorum” Bunun üzerine Hz. Ömer “Herkes Ömer’den daha bilgili” demiştir.&lt;br /&gt;Süleyman(a.s.) Kabeden sonra kurulan ikinci mescid ve peygamberimizin Miraç gecesinde uğradığı mescid olan Beytül Makdis ( Mescidi Aksayı) cinlere inşa ettirmiştir.&lt;br /&gt;            Birgün yanında bulunan adamlarına bir halvet günü istiyorum ki kimse beni rahatsız etmesin dedi. Kapıları kilitletti. Sonra asasını alıp koltuğunun altına yerleştirdi ve ayakta ona dayanarak ülkesine doğru bakınca, güzel yüzlü üzerinde beyaz elbise bulunan bir genç adam gördü. Köşkün bir tarafından kendi yanına geldi. “Esselamu aleyke Ya Süleyman!” dedi. “Ve aleykesselam, sen benim iznim olmadan bu köşke nasıl girdin.? Ben herkesi buraya girmekten men etmiştim. Benim iznim olmadan köşküme girdiğin zaman benden korkmadın mı? Genç adam, “Ben o kimseyim ki bana ne kapıcılar mani olabilir, ne de ben krallardan korkarım! Benim girdiğim saraylar ıssız ve sessiz kalır. Benim girdiğim evlerde izzetle ve binbir nazla beslenen bedenler soluğu kara toprakta alırlar. “ dedi. Süleyman a.s. onun ölüm meleği olduğunu anlayınca ürperdi. “Ne için geldin” dedi. “senin ruhunu kabz  edeceğim” deyince Süleyman a.s.&lt;br /&gt;            “Ey ölüm meleği, ben bugün adamlarımı yanıma toplayıp bana tasa verecek bir şey işitmemelerini istemiştim” dedi. Azrail a.s. “ o senin istediğin tasasız bir gün dünyada yaratılmamıştır. Rabbinin hükmüne razı ol”  dedi. “ Öyleyse emir olunduğun gibi vazifeni yerine getir” deyince ölüm meleği Süleyman a.s. ‘ın kendisi ayakta asasına dayanmış olduğu halde kabz etti. O zaman Süleyman a.s. elli küsür yaşında idi.&lt;br /&gt;            Allahu Teala onun ölümünü anlayınca cinler işi bırakır da Mescid-i Aksanın henüz devam eden inşaatı yarım kalır diye onu bastonuna yaslanmış bir halde bir sene bıraktı. Onun ölümünü onlara ancak, asasını sürekli yemekte olan ve değneğin kırılmasıyla düşmesine sebep veren bir ağaç kurdu gösterdi. Böylece düştüğü zaman o ana kadar reislerinin gaybı bildiğini zanneden cinler iyice anladılar ki kendilerini yönetenler gaybı bilmekte olsaydılar. ( bunca zaman çalışan cinler) o alçaltıcı azap içinde bu kadar uzun süre beklemezlerdi. Nitekim&lt;br /&gt;(Sebe S r.14)te “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman onun öldüğünü ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (sonunda yere ) yıkılınca anlaşıldıki cinler gaybı bilselerdi o küçük düşürücü (yorucu işler) azap içinde kalmazlardı.” Diye bildirilmiştir.&lt;br /&gt;            Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadis te Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Cinler bir ifrit ( azgın) dün gece ansızın namazımı bozmak için gelip bana musallat oldu. Allah ona karşı bana güç verdi de sabahleyin hepiniz onu göresiniz diye onu yakalayıp mescidin direklerinden birine bağlamak istedim.O anda kardeşim Süleyman’ın (Sad 35) duasını hatırladım (da onu saldım)&lt;br /&gt;            “Ya Rabbi! Bana mağfiret buyur ve bana bir mülk bağışla ki, benden sonra kimseye layık olmasın. Şüphe yok ki sensin o bağışlayın, sensiz” &lt;br /&gt;            Evet niceler şu kervansaray gibi olan dünyaya kondu ve gittiler. Kimse  ebedi kalamadı. Süleyman a.s. bile kalmadı o da bırakıp gitti. Halbuki dünya kurulalı beri 4 kişi dünyanın tamamına sahip olmuştu. İkisi Müslüman, ikisi kafirdi. Müslüman olanlar Süleyman a.s. ve Zülkarneyn a.s. kafir olanlar Nemrut ile Buhtun –nasır. Ama şu anda hiçbirisi yok.&lt;br /&gt;            Biz de bu dünyada kalıcı değiliz, asıl kalıcı olan amellerimizdir. Süleyman a.s.’ın maddi zenginliğe sahip değilsek de sağlık, sıhhat, iman, huzur, vücut, hayat ve nimetlerimiz var. Sohbetimizi Süleyman a.s. ‘ın duasıyla tamamlayalım.&lt;br /&gt;            “Ey Rabbim! Bize ana-babama lutfettiğin nimetine şükür etmeni, geri kalan ömrüm içinde senin razı olacağın işler yapmamızı ilham et ve bizi iyilerle cennetine girdir” AMİN&lt;br /&gt;            O’na ve bütün gönderilen peygamberlere selam olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FAYDALANILAN KAYNAKLAR&lt;br /&gt;Kuran-ı Kerim Meali ( Mahmut USTAOSMANOĞLU)&lt;br /&gt;Peygamberler Tarihi ( M. Asım KÖKSAL)&lt;br /&gt;Hak Dini Kur’an Dili ( Elmalılı HAMDİ YAZIR)&lt;br /&gt;Müzekkin Nüfus ( Eşrefoğlu RUMİ)&lt;br /&gt;Büyük İslam İlmihali ( Ömer Nasuhi BİLMEN)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6872376734019832433?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6872376734019832433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6872376734019832433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hz-sleyman-as.html' title='HZ. SÜLEYMAN (a.s.)'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-4663832707653402587</id><published>2008-10-22T21:35:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:36:10.205+03:00</updated><title type='text'>HZ. LOKMAN (a.s.)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;HAZRETİ LOKMAN (A.S.)                                   &lt;br /&gt;Yerleri ve gökleri yoktan var eden, yarattıklarına sayısız nimetler veren, onları rızıklandıran, kullarına doğru yolu bulmaları için peygamberler ve hikmetli kullar gönderen Allah’a sonsuz Hamdü senalar, kulu, elçisi, habibi olan hz. Muhammed’e binler salat ve selam olsun.&lt;br /&gt;Kur’ân’ı kerimde bir takım peygamberlerin kıssalarının anlatıldığını daha önceki sohbetlerimiz de anlatmıştık. Kur’ân’da ayrıca adı anılarak kendisine değer verilen, ve örnek bir insan olarak yad edilen ender şahsiyetlerden biri de Lokman (a.s.) dır. O’nun adı kuranın 31. suresine isim olarak verilmiş ve bu surenin 12. ayetinden 19. ayetlerine kadar kendisinin oğluna vermiş olduğu öğütler nakledilmiştir. Hiç şüphesiz bir baba oğluna bütün samimiyeti ile öğüt verir ve hayatı boyunca kazanmış olduğu bütün bilgi ve tecrübelerin ışığı altında elde edip kazandığı, kendisinin de bizzat tatbik etmeye çalıştığı, hayatına yön veren değerleri emanet olarak bırakır. Bunun için önce Lokman (a.s.)’ın rivayetlerle bize ulaşan hayatını öğrenelim ve daha sonra oğluna vermiş olduğu öğütleri açıklamaya çalışalım.&lt;br /&gt;Lokman (a.s.) ın nereli olduğu hususunda farklı rivayetler vardır. Bazıları onun Habeş aslı olduğunu, bazıları Nûbyalı, bazıları mısırlı olduğunu söylemektedirler.&lt;br /&gt;Tarihin hangi döneminde yaşadığı hususunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Hz. Davut zamanında yaşamış olduğunu, ondan ilim aldığını ve O’nun dönemimde kadılık yaptığını söyleyenler vardır. Ayrıca hz isa ile hz. Muhammed arasında bir zamanda yaşadığını söyleyenler de olmuştur&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;O’nun fiziki özellikleri ise şöyledir: Lokman (a.s.): kısa boylu,yassı ve çökük burunlu,simsiyah tenli, kalın dudaklı, enli ve yarık ayaklı biri idi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;       Yüce Allâh tarafından kendisine hikmet verilmiştir. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; yani her dalda geniş bilgi ve bildiklerini en iyi şekilde uygulama hasleti verilmiştir ve Allâh’ın  (c.c) hikmet verdiği kimselere büyük hayırlar verdiği şöyle ifade etmektedir. “O hikmeti dilediği kimseye verir, kime de hikmet vermişse ona pek çok hayır vermiş demektir. Bunu ancak doru akıl sahipleri anlar.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Hiç şüphesiz ki Allâh hikmeti rastgele herkese vermez, o elbette bu ihsana hak kazanmış ve onu kıymetini bilecek olan kimselere verir. Demek ki hz Lokman rabbinin lutfuna layık olmuş seçkin kullardan birisidir. &lt;br /&gt;Kendisi çok düşünen, keskin ve iler görüşlü, çok susan, konuşunca hikmetli sözler söyleyen bir kuldu. O Allâh’ı sevmiş, Allâh da onu sevmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kendisi hakkında anlatılan olaylar onu ne kadar faziletli bir kişi olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;Bir gün Lokman (a.s.), yanında toplanan halka hikmetli sözler söylediği bir sırada tanıdığı bir adam bu duruma şaşırarak ona: “sen filan yerde çobanlık etmiş  nuhas oğullarından Lokman değil misin? Nihayet sen davar çobanı siyahsın.” Dedi. Lokman  (a.s.) da “ evet. Siyah tenliliğim açıktır, peki benim işlerimde seni şaşırtan nedir diye sorunca adam: “halk senin döşeğine oturuyor, senin kapının önünü bürüyor. Senin sözlerini dinleyip kabul ediyor dedi. Lokman (a.s.) “ ey kardeşimin oğlu sana söyleyeceğim şeyleri yaparsan sen de öyle olursun” diyerek şunları ekledi. “ Ben gözümü yumarım, dilimi tutarım, ihtirasımı önlerim, edep yerimi korurum, kıyamımı( namazımı) uzatırım, verdiğim sözü yerine getiririm, konuğumu ağırlarım, malayaniyi bırakırım. İşte bunlar beni gördüğün gibi yaptı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz tüm bu hasletler her Müslüman da bulunması gereken hasletlerdir.&lt;br /&gt;Onun hakkında anlatılan bir olay da şu şekildedir:&lt;br /&gt; Bir&amp;shy;gün O’na efendisi: "Şu koyunu bize kes." dedi. Lokman koyunu kesti! Efendisi "Koyundaki en güzel iki et parçasını çıkar." Deyince Lokman, koyunun dilini ve kalbini çıkardı. Sonra aradan Allâh’ın dilediği kadar bir zaman geçti. Tekrar efendisi Lokman'a: "Şu koyunu bizim için kes." dedi. Lokman, onu kesti. Efen&amp;shy;disi ona: "Sen, koyundaki en kötü İki et parçasını çıkar." Deyince Lokman yine di&amp;shy;lini ve kalbini çıkardı. Efendisi ona: "Ben sana, koyundan en güzel iki et parçası çıkar demiştim sen bu iki parçayı çıkarmıştın. Şimdi de sana: "Koyundaki en kötü iki parçayı çıkar." güzel olduğu müddetçe bunlardan daha güzel bir şey yoktur. Bu ikisi kötü olunca da bunlardan daha kötü birşey yoktur."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Lokman (a.s.)’ın hayatı ve kişiliği hakkındaki bu kısa bilgilerden sonra, oğluna vermiş olduğu öğütlerine kulak verelim.&lt;br /&gt;v     Birinci Öğüt&lt;br /&gt;“Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrucuğum! Allâh’a ortak koşma çünkü ortak koşmak ( şirk) büyük bir zulümdür.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;  Lokman(as)evlatlarına şirkten kaçmalarını Onun büyük bir zulüm olduğunu öğütlemektedir. Tüm Peygamberlerin yolu ümmetine önce “Tevhid” inancını yerleştirmek olmuştur. Çünki “Tevhid” inancı, insanlara tek bir varlığı tanımayı, tek varlığa itaat ve kulluk etmeyi emr etmiş, insanları birlik, beraberlik, huzur ve saadet içinde yaşamaya götüren yola davet etmiştir.                                                                                                     &lt;br /&gt;Tevhid in zıddı Şirk tir.İnanç esaslarımızı bozan şirk, az veya fazla olsa da kişiyi Tevhide cemberinden çıkarır.&lt;br /&gt;Peygamber efendimiz (s.a.v) “bir insan şirkten. enaz kolları ayakları bağlanıp büyük bir kayadan, yanmakta olan bir ateşe ateşe atılırken korktuğu kadar korkmalıdır.” Buyurur.&lt;br /&gt;Her akıllı Mü’mine düşen görev, uyanık olup Tevhid inancının merkezi olan kalbimizi, gönlümüzü şirke karşı bütün gücümüzle korumaya gayret etmektir.&lt;br /&gt;Peygamber efendimizin “Ya Rab! Sana zerre miktarı şirk koşmaktan sana sığınırım.bilerek veya bilmeyerek zerre miktarı şirke uğramaktan beni muhafaza eyle” diyerek Allah’ a sığındığı gibi Allah’tan yardım istemeliyiz. Maalesef birçok insan farkında olmadan gizli şirkin içine düşmüşlerdir. Gizli şirkin tezahürlerinden bazıları şöyledir. İnsanlar hakkında güzel konuşsun ve onu övsünler diye malını, servetini veya gücünü hayırlı yollara sarf etmek, şöhreti her yöne yayılsın diye cihada çıkmak, insanların takdirini kazanmak için namazını ağır ağır kılmak, dünyalık elde etmek için Allâh’ın yasaklarını helal saymak. Şüphesiz bunlarını sayısını arttırabiliriz. Her halükarda şirk büyük bir zulümdür, yani haksızlıktır. Çünkü doğrudan doğruya bizzat yüce Allâh’a yapılmıştır. Allâh tan imanımızı kurtarmasını ve tevhidi zedeleyen düşünce ve hallerden bizi uzak kılmasını niyaz ediyoruz.&lt;br /&gt;Lokam (a.s.) ını ikinci öğüdüne geçmeden önce yüce Allâh konu ile alakalı olarak ana-babaya itaatle ilgili önemli hatırlatmalarda bulunmaktadır. Ayette şöyle buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;“ biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. ( işte bunu için) önce bana sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi(körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin, bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüş ancak banadır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Allâh Tealanın insanları şirkten uzaklaştırıp sağlam bir akideye bağladıktan sonra ana-babaya iyiliği emretmesi dikkat çekici bir husustur. Çocuklara ana-babalar hususundaki tavsiyeler Kuranda çok defa tekrar etmektedir. Ancak ana-babaların evlatlarına şefkat göstermesi hususundaki tavsiyeler pek azdır.&lt;br /&gt;Allâh çocuklara ana-babalara iyilik yapılamasını emretmiştir çünkü müminlerin sosyal hayatta en yakınları ana babalarıdır. Öyleyse Allâh’a imandan sonra ana babaya iyilik etmek zorunludur. Anne ve babalar gerçekten iyiliğe en layık olan kimselerdir. Çünkü onların çocuklarına verdiği emeği Allâh’tan başka hiçbir varlık veremez. Ana baba her hususta fedakarlık etmeye hazırdır. Hatta yeri geldiği zaman çocukları için canını bile verir. Kısaca ebeveynler bütün hayatını çocuklarına vakfederler.&lt;br /&gt;Evlad ana babasına iyi muamele ederse ancak onların yaptıklarının şükrünü eda etmiş olabilirler. Onlara karşı olan borcu ödeyebilmek için onların her türlü hareketlerine karşı sabredilmeli ve “of” dahi denilmemeli, canları sıkılmamalı, neşeleri kaçırılmamalı, güzel sözlerle yumuşak muamele edilmeli ve onları rahmetine ulaştırması için Allâh’a dua edilmelidir. Onlara iyilik sadece hayatlarına mahsus değldir. Onlar için dua ve istiğfarda bulunmak, ahdilerini yerine getirmek ve onların dostlarına ikram etmek suretiyleri ölümlerinden sonra da devam etmelidir. İşte bir evlat bu esaslar dairesinde ana babasına muamele ederse Allah’ın rızasına nail olabilir.&lt;br /&gt;Fakat şu da unutulmamalıdır. Ana babaya yapılan iyilik ve itaat bir noktaya kadardır. Eğer ana-baba evladına şirki emrediyorsa o noktada onlara itaat olmaz. Çünkü akide bağı tüm bağların üstündedir. Onlara bu konuda itaat edilmese bile yine de saygıda kusur etmemek esastır.&lt;br /&gt;Bu hatırlatmalardan sonra Lokman as öğütlerine devam etmektedir.&lt;br /&gt;v     İkinci Öğüt&lt;br /&gt;Lokman (a.s.) oğluna seslenerek şöyle demektedir.&lt;br /&gt;“ Yavrum, yaptığın iyi veya kötü bir iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa, bir kayanın içinde, veya göklerde, yahut yerin diplerinde saklanmış olsa, Allâh onu mutlaka meydana çıkarır. Zira şüphesizki Allâh her şeyin inceliğini ve gizli tarafını bilir. Her şeyden haberdardır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Lokman (a.s.) bu sözleriyle önemli bir prensip olan ahiret inancını hatırlatmakta ve dünya da yapılan en ufak bir iyilik veya kötülüğün asla zayi olmayacağını mutlaka mükafat veya cezasını göreceğini belirtmektedir.&lt;br /&gt;            Yaptığı her şeyin karşılığını göreceğin bir günün var olduğunu bilmek ve buna hakkıyla inanmak hiç şüphesiz insanın bu hayatına yön veren önemli bir inançtır. İnsanın iyilik yapmaya teşvik etmektedir. Zira kuranda kötülük yapanların o günkü durumları kehf suresinin 49. ayetinde şöyle tasvir edilmektedir.&lt;br /&gt;“ kitap ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olandan korkmuş olduğunu görürüsün. “ vay halimize” derler. “ bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş.” Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”&lt;br /&gt;            “&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;O gün kim zerre miktar hayır yapmışsa onu görür. Kimde zerre miktar şer yapmışsa onu görür.” İşte bu düsturu bilmek kimsenin görmediği yerde dahi kişiyi kötülük yapmaktan alıkoyacak ve iyilik yapmaya teşvik edecektir. Bu da yine Lokman as ilk öğüdünde ki tevhid gereğidir.&lt;br /&gt;v     Üçüncü Öğüt&lt;br /&gt;İnançla ilgili bu öğütlerden sonra Lokman (a.s.) oğluna önemli bir göreviyle ilgili öğüt vermektedir.&lt;br /&gt;            “ yavrum! Namazını hakkıyla eda et.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Namaz bütün hak dinlerde yer almış önemli bir ibadettir. Hz. Lokman’ın da oğluna namazı hatırlatması bunu göstermektedir. Bu durum, yüce Allah’ın bu ibadete ne önem verdiğini gösteren açık bir delildir. Hz. Peygamber namazın bir hadisle şu şekilde belirtmiştir. “ kişi ile küfür ve şirk arasında namazın terk edilmesi vardır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Kur’ân’da namazla ilgli 100 e yakın ayet vardır. Bu ayetlerden bazılarında namaz kılmanın mü’min kimsenin özelliği olduğu söylenmektedir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;, bir kısmında namazın insanı kötülüklerden alı koyacağı vurgulanmaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Bunun içindir ki namaz imandan sonra müminin ilk görevidir. Namaz imanın gerçek ölçüsü dışa dönük fiili belgesidir. Kur’ân’da “ sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin. Şüphesiz o ( sabır ve namaz) Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir ibadettir.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt; bu yüzden müminler namazdan zevk alırlar. İç dünyaları böylece hertürlü kirden temizlenmiş olur.&lt;br /&gt;            Tüm bunlardan dolayı hz Lokman oğluna sadece namaz kıl dememiş, namazını hakkıyla eda et demiştir.&lt;br /&gt;v     Dördüncü Öğüt&lt;br /&gt;Temel iman esaslarından, en temel ibadetin ardından Lokman (a.s.) öğüdü cemiyet için çok önemli olan bir başka prensiple devam ediyor.&lt;br /&gt;“ iyiliği emret kötülüğe mani ol.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bir cemiyet ancak bu esasla ayakta durabilir. Toplumdaki yapılan kötü fillere karşı herkes vurdumduymaz olursa, iyi ameller teşvik edilmezse, o topluma kötü kişiler hakim olur. Ve cemiyet kendi kötü akıbetini hazırlamış olur. Ve artık kötü akıbeti gelmiş olan bir cemiyette kişinin ibadetlerini yapması da mümkün olmayacaktır. Daha önceki kavimlerde olduğu gibi Allâh’ın helakına müstahak olacaklardır. Ancak iyiliği emreden ve kötülüğe mani olanlar kutulacaktır.&lt;br /&gt;İnsanların hüsranda oluğunu söylenen asr suresinde ancak iman edenlerin, Salih amel işleyenlerin ve hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceği açıkça söylenmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Burada hakkı tavsiye etmek iyiliği emretmek ve kötülüğe mani olmaktır. Hiç şüphesiz bir kimsenin etrafındaki insanları iyi işlere teşvik edip kötü işlere de müdahale edip düzeltmesi her zaman kolay olmayabilir. Hatta bu sırada bir takım sıkıntı ve belalarla karşı karşıya kalabilir. İşte bu sebeple Lokman (a.s.) bundan sonraki öğüdünde oğluna şöyle seslenmektedir.&lt;br /&gt;v     Beşinci Öğüt&lt;br /&gt;“ başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar azmedilmeye değer işlerdir.”&lt;br /&gt;Demek ki insan iyiliğe teşvik, kötülükten sakındırma görevini icra ederken karşılaştığı zorluklara ve musibetlere sabredecek, bunlar karşısında yılmayacak ve mücadelesine devam edecektir. Çünkü bu prensipler azmedilmeye değerdir. Zira yüce Allah’ın rızasına uygun bir topluma ancak bu şekilde vücuda gelip varlığını devam ettirebilir.&lt;br /&gt;            Ana prensiplerden birisi olan sabır her hayırlı iş için mutlaka gereklidir. İbadetlerden günlük hayattaki her işte başarılı olmak için daima sabır ve sebatla hareket etmeliyiz.&lt;br /&gt;            Yüce Allâh müminlere Allâh’a ve resulüne itaat etmelerini söyledikten sonra “ bir de sabredin. Çünkü Allâh sabredenlerle beraberlerdir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Buyurmaktadır. Bir ayette de “Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” Buyurarak sabredenleri müjdelemiştir.&lt;br /&gt;            Lokman (a.s.) tavsiyelerine devam ederek Allâh yoluna çağırmanın edebini oğluna anlatmaktadır.&lt;br /&gt;v     Altıncı Öğüt&lt;br /&gt; “insanları küçümseyip yüz çevirme.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;[20]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            Ayetin Arapça metininde “ sa’r” ifadesi geçmektedir. Bu develerin boyunlarında olan bir hastalıktır. Bu hastalıktan dolayı develer başlarını yukarı doğru kaldırarak yürürler&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn21" name="_ftnref21"&gt;[21]&lt;/a&gt;. Bu hareketle büyüklenenlerin ve başkalarını küçümseyerek boyunlarını herkesten yukarı kaldıranların hali tasvir edilmektedir. İşte Lokman (a.s.) oğlundan, bu hasatlığa tutulmuş bir deve gibi yapmayıp, konuşurken yüzünü insanlara alaka ile çevirmesini ve onlara karşı asla kibirlenmemesini istemektedir. Hiç şüphesiz kibir bir mümine hele bir davetçiye yakışmayan bir hastalıktır.&lt;br /&gt;            Duruşundan sonra oğluna yürüyüşü ve ses tonuyla da ilgili öğütler vermektedir.&lt;br /&gt;v     Yedinci Öğüt&lt;br /&gt;“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Allâh kendini beğenip böbürleneni şüphesiz hiç sevmez. Yürüyüşünde tabi ol.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn22" name="_ftnref22"&gt;[22]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Böylece Lokman (a.s.) oğluna böbürlenerek yürümememsini öğütlerken ona nasıl yürümesi gerektiğini de göstermiş oluyor. Bu yürüyüş her türlü yapmacıklıktan uzak bir yürüyüştür. Hem her hangi bir kibir ve gösteriş içinde yürümemek hem de acizli, takva ve ya tevazu gösterişi içinde yürümeyecektir. Çünkü suni olan hiçbir şey makbul değildir. Normla hedefi olan bir yürüyüşle, sade ve tabi olarak, eğilip bükülmeden, böbürlenmeden yürümek bir Müslüman ve bir tebliğciğe yakışan en güzel yürüme tarzıdır.&lt;br /&gt;Lokman (a.s.) bu öğüdünde üzerinde durulması gereken bir diğer husus Allâh’ın kibirlenenleri ve övünenleri sevmediğini söylemesidir. Kibir, kendini beğenme, bütün iyilikleri yok eden büyük bir afettir. Nitekim şeytan kibri sebebiyle kafir olmuştur. Kedisinin ateşten âdemin ise topraktan yaratıldığını söyleyerek kendini ademden üstün görmüş, kibirlenmiş bundan dolayı Allâh’ın emrine uymamış ve kafir olmuştur. Yoksa elbette Allâh’ın her şeyi yaratan olduğunu, her şeye gücü yeten olduğunu, mutlak irade ve güç sahibi olduğunu bilmektedir. Ancak kibri onu emre itaatten alıkoymuştur. Ve insanlara da hep kibirleri kullanarak saptırmakta ve yoldan çıkarmaktadır. Kuransa müminleri her zaman tevazu ve olgunluğa davet eder.&lt;br /&gt;“ Rahman’ın kulları ki yeryüzünde mütevazı olarak yürürler.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn23" name="_ftnref23"&gt;[23]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Ve kibirlenmeyenleri cennetle müjdeler.&lt;br /&gt;“ bizim ayetlerimize öyle kimseler inanır ki, onlar kendilerine öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve rablerini hamd ile tesbih edeler de kibirlenmezler.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn24" name="_ftnref24"&gt;[24]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Hz peygamberin “ kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse cennete girmez.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn25" name="_ftnref25"&gt;[25]&lt;/a&gt; Hadisi şerifi de kibrin ne kadar büyük bir afet olduğunu tekrar göstermektedir.&lt;br /&gt;Lokman (a.s.) son öğüdü ise insanlarla konuşurken sesini fazla yükseltmemi ile ilgilidir.&lt;br /&gt;v     Sekizinci Öğüt&lt;br /&gt;“sesini kıs. Şüphesiz ki seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn26" name="_ftnref26"&gt;[26]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sesi kısmak bir edep ver terbiye meselesidir. Konuşmaya güven ve emniyet sağlar. Edepsizlerden başka kimse konuşurken kaba sözle kullanmaz. Bir de sözün değerinden kuşkulanan, şahsının kıymetinden endişe duyan kimseler bu şüpheyi gizlemek için hiddet ve azgınlıkla konuşurlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn27" name="_ftnref27"&gt;[27]&lt;/a&gt; Hâlbuki tek Allâh’a iman eden, ibadetlerine devam eden ve insanlara hayra çağıran bir tebliğcide ne güvensizlik ne de kuşku bulunmamaktadır. O yüzden ona yakışan kısık sesle konuşmaktır.&lt;br /&gt;Lokman (a.s.)’ın oğluna öğütleri burada son bulmaktadır. Her bir öğüt bir birinden kıymetlidir ve bir Müslüman da bulunması gereken en temel özelliklerdir. Her biri üzerinde ayrı ayrı detaylı ve uzun bir şekilde durmak gerekir. Ancak biz vaktimiz el verdi ölçüde ve bir birleriyle bağlantılı olarak ele almaya çalıştık. Allâh cümlemize bir babanın samimi bir şekilde verdi bu öğütleri tutmazı nasip etsin.“ bizim ayetlerimize öyle kimseler inanır ki, onlar kendilerine öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve rablerini hamd ile tesbih edeler de kibirlenmezler.” Ayeti mucibince kendisini hamd ile tesbih eden kullarından olmayı nasip etsin. Amin&lt;br /&gt;KAYNAKLAR&lt;br /&gt;1.      Kur’ân-ı Kerim&lt;br /&gt;2.      İbn-i Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri&lt;br /&gt;3.      Asım Köksal, Peygamberler Tarihi&lt;br /&gt;4.      Seyyid Kutub, Fi Zılalil’l-Kuran&lt;br /&gt;5.      Mevlüt Güngör, Kur’ânı Kerimde Hz. Lokman&lt;br /&gt;6.      Beşir İslamoğlu, Kur’ânda Müminlerin Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; İbn-i Kesir, hadislerle kuranı kerim tefsiri, c. ,s.6401; Mevlüt Güngör, Kuranı kerimde hz. Lokman Ank. Ünv. İlh. Dergisi c.35, s. 168.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; İbn-i Kesir, hadislerle kuranı kerim tefsiri, c. ,s.6401; Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,c.2, s.229-230.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Lokman suresi / 2.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bakara suresi/ 269&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,c.2, s.231&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt;İbn-i Kesir, hadislerle kuranı kerim tefsiri, c. ,s.6402; Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,c.2, s.232.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; İbn-i Kesir, hadislerle kuranı kerim tefsiri, c. ,s.6401; Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,c.2, s.234.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Lokman / 13&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Lokman / 14,15.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Lokman / 16&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Zilzal/ 7,8.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Lokman/ 17.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Müslim, iman: 134.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Müzzemmil / 20, araf/ 170, müminun/ 2,9, bakara/ 3.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Ankebut/ 45,Hûd/ 87.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Bakara / 45.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Lokman / 17&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Asr 1-3.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Enfal/ 46&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Lokman/ 18&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref21" name="_ftn21"&gt;[21]&lt;/a&gt; Seyyid Kutup, Fi Zilali’l-Kuran.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref22" name="_ftn22"&gt;[22]&lt;/a&gt; Lokman/ 19&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref23" name="_ftn23"&gt;[23]&lt;/a&gt; Furkan/ 63.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref24" name="_ftn24"&gt;[24]&lt;/a&gt; Secde/ 15&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref25" name="_ftn25"&gt;[25]&lt;/a&gt; Müslim, imam: 149.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref26" name="_ftn26"&gt;[26]&lt;/a&gt; Lokman / 19.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref27" name="_ftn27"&gt;[27]&lt;/a&gt; Seyyid Kutup, Fi Zilali’l-Kuran.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-4663832707653402587?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4663832707653402587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4663832707653402587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hz-lokman-as.html' title='HZ. LOKMAN (a.s.)'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-7271843962707932429</id><published>2008-10-22T21:34:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T21:34:56.466+03:00</updated><title type='text'>HZ. ADEM (a.s.)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;            Allah’ın insanlara örnek ve rehber olması için peygamberler gönderdiğine iman etmek, imanın altı esasından biridir. Yüce Allah Peygamberlerine iman edilmesini emretmektedir.&lt;br /&gt;            “Ey iman edenler! Allah’a peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin” ( Nisa 4, 130) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;ADEM ALEYHİSSELLAM KİMDİR?&lt;br /&gt;            Âdem kelimesi sözlükte; Allah’ın yarattığı ilk insan insanların ilk atası anlamına gelmektedir. Kuranı kerimde bildirildiği üzere Âdem (a.s) hayatı hem ilk insan olması hem de ilk peygamber olması sebebiyle insanoğlu için ayrı bir önem arz etmektedir. Kur’anı Kerim bunu bize bildirmektedir. İnanan insanlar olarak bizler de insanların ilk atası olarak Hz. Âdem’i kabul etmekteyiz. İlk insan ve ilk peygamber hakkındaki bu bilgiler, günümüzde evrim teorisi olarak bilinen, insanoğlunun atalarını maymunlara kadar dayandırıp insanı maymunların evrimleşmiş hali olarak gösteren bu safsataları çürütmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADEM ALEYHİSSELLAMIN YARATILIŞI&lt;br /&gt;            Âdem a.s. hakkında Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır.”Şüphesiz Allah tarafından İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir”.&lt;br /&gt;            “Allah Onu (Âdemi) topraktan yarattı. Sonra ona ol! Dedi. O’da oluverdi. ( Al-i İmran ,59)&lt;br /&gt;            “Hani Rabbin meleklere; muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım! Demişti.&lt;br /&gt;            Onlar ( Melekler) de Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Demişlerdi.&lt;br /&gt;            Allah (da); Sizin bilmeyeceğinizi, her halde ben bilirim! Buyurmuştu” (Bakara 30)&lt;br /&gt;            “O halde ben onun yaratılışını bitirdiğim, onu ruhundan üfürdüğüm zaman, siz hemen ona secdeye kapanınız! ( Hicr; 29, Sad; 73)&lt;br /&gt;            Müfessirler Hz. Adem ve onun soyunun diğer birçok varlıktan daha üstün ve değerli sayılmasının temelinde Allah’ın onlara verdiği bilgi gücünün bulunduğu söylemektedir. Nitekim, Kur’an’da meleklerin insanoğlunu yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken varlık olarak nitelendirmeleri üzerine Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bunları meleklere sorduğu onlar bilemeyince Adem’e Ey Adem, onlara eşyanın isimlerini bildir! Dediği ve Âdem’in (a.s) isimleri onlara bildirdiği açıklanmıştır. ( Bakara 30;33) Böylece ilimde Adem’in (a.s)meleklerden üstün kılındığı belirtilmektedir. Bu üstünlüğü binaen Allah Adem’i (a.s)meleklerin saygısına layık kılmış ve meleklere ona secde etmelerini emretmiştir.&lt;br /&gt;            Diğer bir görüşe göre meleklere verilen secde emri bir imtihan vesilesidir. Melekler burada Allah’ın emrine muvafakat ve itaat ile imtihan olmuşlardır. Bu sınavı şeytan kaybetmiş ve Adem a.s. ‘a secde etmeyerek Allah’a karşı gelmiştir.&lt;br /&gt;            “ Hani meleklere: Âdem’e (a.s) secde ediniz, demiştik de İblisten başkası, hemen secde etmişlerdi. ( Bakara ;34)&lt;br /&gt;            “Fakat İblis bu secde edenlerle beraber olmaktan kaçınarak dayattı”( Araf,11 Bakara ,34)&lt;br /&gt;            “Kibirlenmek istedi, (zaten de) o kafirlerdendi .( Bakara .34)&lt;br /&gt;            “……….Cinden olduğu için, Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.” ( Kehf,50)&lt;br /&gt;            “ Allah : Ey İblis sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?! ( Hicr,32)&lt;br /&gt;            “ İki elimle yarattığıma, secde etmenden seni hangi şey men etti? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun? ( Sad, 75)&lt;br /&gt;            “Sana emrettiğim zaman, ona secde etmemeni gerektiren, seni secde etmekten men eden sebep ne idi? diye sordu” (Araf 12)&lt;br /&gt;            “İblis: Ben kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan, yarattığın beşer için secde edeyim diye var olmadım” ( Hicr 33)&lt;br /&gt;            “Ben Ondan ( Adem’den) hayırlıyım”&lt;br /&gt;            Çünkü, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (Araf : 12)&lt;br /&gt;            “Benden şerefli kıldığın bu (Adem) de kim oluyormuş? Haber ver bana dedi. (İsra: 62)&lt;br /&gt;            “Allah: Hemen in oradan!&lt;br /&gt;            “Artık senin orada kibirlenmen, kafa tutman sana yaraşmaz” Araf : 13&lt;br /&gt;            “Hemen çık git burada” Hicr :34&lt;br /&gt;            “Çünkü sen artık kovulmuşsundur!”( Hicr,34)&lt;br /&gt;            “Çünkü artık sen taşlanan (ilahi rahmetten kovulan) bir melunsun” ( Hicr 35)&lt;br /&gt;            “ İblis: Ey Rabbim!&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Öyle ise bana&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; insanların tekrar diriltilecekleri&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; kabirlerinden kalkacakları&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; dirilip kaldırılacakları &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;güne kadar bana mühlet ver! Dedi.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;            “Şu benden üstün kıldığına bir bak, yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında Âdem’in (a.s) neslini kendime bağlarım” dedi. 8İsra 62)&lt;br /&gt;            Allah buyurdu: “Git! Onlardan kim sana uyarsa iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza” ( İsra 63)&lt;br /&gt;            “Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt: süvarilerinle, yayalarınla, onları yaygaraya boğ, mallarına evlatlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan insanlara, aldatmadan başka bir şey vaat etmez” (İsra 65)&lt;br /&gt;            “Şurası muhakkak ki, benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. Onları koruyucu olarak Rabbin yeter” (İsra 65)&lt;br /&gt;            Ayetlerden de anlaşıldığı üzere şeytan kibirlenerek, böbürlenerek, kendisini Âdem’den üstün görerek itaatsizlik etmiş ve Allah tarafından kovulmuştur. Buna da hazmedemeyen şeytan Adem’in (a.s) soyunu yoldan çıkartmak için, şaşırtmak için Allah’dan ahirete kadar mühlet istemiş ve bu günde Adem’in 21 yy evlatlarını yoldan çıkartmak için çalışmaktadır.&lt;br /&gt;            “And olsun ki, onların önlerinden arkalarından, sağlarından, sollarından, kendilerine geleceğim. Sen de onların çoğunu, şükredici bulmayacaksın” dedi. ( Araf 17)&lt;br /&gt;            İblis bin bir hile ile her an bize yaklaşmaya çalışmaktadır. Biz ihlâslı samimi olduğumuz, Allah rızasını unutmadığımız, abid, zahid, mücahid kullardan olduğumuz müddetçe şeytanın tuzaklarından kurtulabiliriz. Gaflete düştüğümüz zamanlarda Allaha tövbe ederek arınmış kullarından olabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADEM ve HAVVA’NIN CENNETTEN ÇIKARILMASI&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;Allah Adem’i ve zevcesi Havva’yı yarattıktan sonra şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;“ Ey Adem! Sen zevcenle birlikte cennette yerleş de, ikiniz de ondan ( cennetin yiyeceklerinden dilediğiniz yerden) bol bol yiyiniz!&lt;br /&gt;“Ancak şu ağaca yaklaşmayınız!”&lt;br /&gt;“Yoksa ikiniz de kendilerine yazık etmişlerden olursunuz. Ey Adem, hiç şüphesiz, bu İblis senin de, zevcenin de düşmanıdır. Bundan dolayı o sakın sizi cennetten çıkarmasın! Sonra zahmete düşersin” ( Taha 117)&lt;br /&gt;Hz. Adem ve Havva şeytanın tuzağına düştüler ve meyveden yediler. Ağacın meyvesinden tadar tatmaz çirkin yerleri açıldı ve üzerlerine, cennet yapraklarından üst üste yamayıp örtmeye başladılar. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Adem a.s. Allah’a çok tevbe etti ve Allah tevbesini kabul buyurarak Adem ve Havva’yı cennetten çıkararak yeryüzüne indirdi. Bu olaydan ibretle, ebedi mutluluk yurduna dönmek ve orada eşi bulunmaz nimetlere mazhar olmak isteyenler, Allah’ın uyarılarını ve ona ezelde verdikleri sözü unutmamalı, şeytana ve nefse uymamalıdır.&lt;br /&gt;Nasıl ki; cennette yasağın çiğnenmesi, emre uyulmaması nasıl insanlığın atasını oradan çıkardı, nimetlerle külfetlerin, acı ile tatlının, mutlulukla mutsuzluğun yan yana bulunduğu imtihan dünyasına indirdiyse bu dünyada ilahi emirlerin ve yasakların çiğnenmesi de imtihanı kaybettirecek ve onun ebedi mutluluk yoluna dönmesine engel olacaktır. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tarih kitaplarına göre Hz. Adem yeryüzünde Hindistan’a veya Seylan adasına Hz. Havva da Cidde’ye indirilmiştir. Allah Adem a.s. cennetten çıkardığı zaman, ona her şeyi yapma sanatı öğretmiştir. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Hz. Adem (a.s) Rabbinden birtakım ilhamlar alarak tevbe etmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Bu ilhamlar onu ikaz ve irşad mahiyetinde tavsiyelerdir. İbn Mesud’a göre namazlara başlarken okuduğumuz “subhaneke” Hz. Adem a.s tarafından o zaman söylenmiş bir tesbih ve duadır.&lt;br /&gt;İslam dininde insanoğlu yanlışlarından, günahlarından tövbe ederek arınır. Günahlardan dönmek, günah işlemeyi her bakımdan bırakmak demek olan tövbe, şeriat dilinde yerilen işleri, işlemekten, övülen işleri işlemeye dönmek demektir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Kur’anı Kerimde Allah “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe ediniz ki, korktuğunuzdan emin , umduğunuza nail olasınız.! “ buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;Hz. Adem de hatasından kurtulmak için çok tövbe etmiş ve Allah’da tövbesini kabul etmiştir.&lt;br /&gt;- Hristiyan inancına göre Hz. Adem’in işlediği bu günahtan ötürü her ferd günahkar olarak doğar, o nedenle yeni doğan çocukları vaftiz ederek manevi bir temizlik yaparlar. Oysaki bizim inancımıza göre, herkes kendinden mesuldür. Birinin günahı diğer insanlara yüklenemez. Suç ve günah şahsidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÂBE’NİN İNŞAASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Hz. Âdeme Kabeyi inşaa etmesi ve orayı tavaf etmesi emrini verir. Hz. Adem Kabe’yi inşa eder. Cebrail a.s. Adem a.s. ‘a halkın bugün yapmakta oldukları Hac amellerinin hepsini öğretir ve Hz. Adem (a.s) ilk hacı olur. Hz. Havva ile yeryüzüne indikten sonra Arafat’ta buluşurlar. Bu buluşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Adem a.s.’ın ilk evlatları Kabil ile ikiz kız kardeşi Lübüz idi. Daha sonra Habil ve ikiz kız kardeşi İklima doğdu. Adem a.s dan ve Hz. Havva’dan her batında bir erkek diğeri kız olmak üzere yirmi batında ikiz 40 çocuk dünyaya geldi. Yüce Allah birinci batında doğanla, ikinci batında doğanların evlenmesini emretti. Kendi ikiz kardeşleri dışındaki diğer kızlardan biriyle evlenerek dünya neslinin çoğalması sağlanmış oldu.&lt;br /&gt;Hz. Adem’in çocuklarından Kabil, böbürlenerek, kibirlenerek, kıskanarak kardeşi Habil’den üstün olduğunu düşünerek yeryüzünde ilk bozgunculuğu çıkardı ve kardeşi Habil’i öldürdü. Bu dünyada işlenen ilk cinayet ve akıtılan ilk kan idi. Kabil yoldan çıkarak, Hakka karşı gelerek, batılın ilk temsilcisi olarak tarih sahnesine geçti. Habil ise kuvvetin değil, Hakkın üstünlüğünü gösteren, Hakka olan bağlılığını canıyla ödeyerek ortaya koyan, Hakkın temsilcisi olarak tarih sahnesine geçti. O gün bugündür. Hakkı üstün tutan ve batılı üstün tutan Kabil ve Habillerin mücadelesi devam etmektedir.&lt;br /&gt;İşte peygamberlerde bu Hak ve batıl mücadelesinde insanları uyarıcı ve yol gösterici olarak gönderilmişlerdir. İnsanoğlunu Hakka çağırmışlar inananları cennetle müjdelemiş, kâfirleri ceza günü ve cehennemle uyarmışlardır.&lt;br /&gt;Allah-u Teala yeryüzünde bir halife yaratacağım buyurmuş ve bu görevi Hz. Âdem’den ahiret’te kadar bütün insanoğlunun boynuna yüklemiştir. Adem’in ve insanlığın halifeliği Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde onun iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir.&lt;br /&gt;İnsanların Allah’a kul olsunlar diye yaratıldıklarını ifade eden ayetle ( Zariyat 51 -56) halifeler olarak yaratıldıklarını ifade eden ayetler aynı gerçeği anlatmaktadır. İnsanoğlu Allah’a kul olsun diye yaratılmış, yeryüzünde çeşitli nimetler de bu maksadı gerçekleştirsin diye ona tahsis edilmiştir. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;  &lt;br /&gt;İnsanoğlu kendisine verilen imkân ve nimetlerin Allah’ın mülkü olduğunu, bir amaca ve şarta bağlı olarak kendisine emanet edildiğini, bunlar üzerinde sahibinin irade ve rızasına uygun bir şekilde tasarruf etmekle yükümlü bulunduğunu bilecek ve bu şuur içinde davranacaktır. Meleklerden farklı olarak insanoğlu bu hilafeti gerçekleştirecek kabiliyette yaratılmış olup fıtratını bozmadığı takdirde bu vazifesini başarabilecektir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın insana bahşettiği irade melekesi ile ya Allah’a iyi bir kul olacak, iki dünya saadetine kavuşacak ya da bu imtihanı kaybederek hüsrana uğrayacaktır.&lt;br /&gt;Âdem a.s. da peygamberlerin ilki olarak çocuklarını bu mücadelede uyarmaya çalışmış ve kendisine yirmi bir sahife indirilmiştir. Cebrail a.s. Âdem a.s.’a yazı yazmayı öğrettiği için Adem sahifeleri kendi el yazısı ile yazmıştır. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Âdem a.s.’ın bin yıl yaşadığı ve bin yaşında öldüğü kabrinin Hindistan, Mekke’de Ebu Kubeys dağında, Kudüs’te olduğu rivayetleri bulunmaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Allah ahiret’te ilk atamız Hz. Adem (a.s) şefaatine nail eylesin! Âmin!&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Hicr 36&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Araf 14&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Sad 79)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Hicr 36&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Araf 14&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Araf 14&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Araf 22 -23&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Kur’an yolu Tefsiri ( c 1 ,s 48)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Taber tarih ( c 1 ,s 60)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt;  Bakara 37&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Seyyid Tarifat s.48&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Kur’an yolu Tefsiri ( c ,I, s 42)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Kur’an yolu Tefsiri (c,I, s 42)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Taberi Tarih ( c, I, s 75)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; İbn Esir –Kamil c 1, s 52, Peygamberler Tarihi M. Asım Köksal&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-7271843962707932429?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/7271843962707932429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/7271843962707932429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hz-adem-as.html' title='HZ. ADEM (a.s.)'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-4055130668328426303</id><published>2008-10-22T21:31:00.001+03:00</published><updated>2008-10-22T21:31:26.502+03:00</updated><title type='text'>C İ H A D</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Cihadın Manası&lt;br /&gt;Cihad, sözlükte ; gayret etmek bir işi yapabilmek için bütün imkanları kullanmak demektir.&lt;br /&gt;      Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde cihad, dini tebliği etmek (öğrenmek, öğretmek), dinin emir ve yasaklarına uymak, haram ve günahlara karşı nefisle mücadele, İslam’ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi, yeryüzüne hakim olması için çalışmak, İslam’a savaş açan düşmanlara karşı Allah yolunda savaşmak manalarına gelir.&lt;br /&gt;      Yaptığımız bu geniş tanımlamaya göre cihadı üç kısımda ele alabiliriz.&lt;br /&gt;a)      Sözle yapılan cihad,cihadın tebliğ kısmına girer. Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Kafirlere boyun eğme, Kur’an ile onlara karşı büyük cihad et” (Furkan 25/52) buyuruyor.&lt;br /&gt;      Ayet-i Kerime’ye göre Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve herkese öğretmek bir cihaddır. Aynı şekilde Efendimiz (s.a.v.)’in sünneti seniyyesi de Kur’an’ın pratik hayata uygulanması olduğundan onu öğrenip anlamak ve insanlara tebliğ etmek de bir cihaddır.&lt;br /&gt;      Bu noktada, “Gönül Sohbetleri” miz, Allah izin verirse, bir cihad faaliyeti olmaktadır.&lt;br /&gt;Efendimiz (s.a.v.), hadislerinde dil ile cihada işaret eder:&lt;br /&gt;      “ Müşriklerle mallarınız, canlarınız, ve dilleriniz ile cihad ediniz.” (Ebu Davud, Cihad,17)&lt;br /&gt;      “Kim (günah işleyenler, kötülük yapanlarla) eliyle cihad ederse o mü’mindir. Kim onlarla diliyle cihad ederse o mü’mindir. Kim kalbiyle cihad ederse o mü’mindir. Bunun dışında hardal tanesi kadar iman yoktur” (Müslim, İman, 80; I,70)&lt;br /&gt;      Efendimiz (s.a.v.) bu hadislerinde, insanları kötülükten sakındırmanın, iyiliğe teşvik etmenin , hakkı ve doğruyu söylemenin de cihad olduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;      Biz mü’minler, Hakkı tutup kaldırmak için kalbimizle niyet edeceğiz, kötülüğe kalbimizle  buğz edeceğiz, dilimizle tebliğe ve eğitime, gerçekleri anlatmaya, Hakkı söylemeye devam edeceğiz, elimizle de amel edecek ve cihad edene destek olacağız. &lt;br /&gt;El, dil ve kalp ile cihad için bugün elimizde çok malzeme vardır. Kağıt kalemle yazmak el ile, anlatmak dil ile,  Medya yoluyla yayınlar yaparak, internet kullanarak dini tebliğ, hem el hem de dil ile cihada girer.&lt;br /&gt;İslam’ı yüce tutana, Hakkı kaldırmak isteyene oy vermek, zulme destek olana oy vermemek, el ile cihadın güzel bir örneğidir.&lt;br /&gt;Çocuklarımıza İslami bir terbiye verilmesi de hem el, dil ve kalp ile cihada güzel örnektir. Esasen kalben niyet olmazsa el de dil de boşa çalışır.&lt;br /&gt;b)       İman edip salih ameller işleyerek, kendini günah olan söz, fiil ve davranışlardan alıkoyarak, nefisle cihad. Allah (c.c.) Kur’anı Kerim’de “Kim (nefsiyle) cihad ederse , o ancak kendine cihad etmiş olur” (Ankebut 29/6)&lt;br /&gt;      Efendimiz (s.a.v.) hadislerinde, “Mücahit nefsiyle cihad edendir.” buyurarak bu gerçeği ifade eder.Bizi en çok kötülüğe meylettiren kendi nefsimizdir. Eğer nefsimiz (kendimiz) bozuksa diğer insanlara faydalı olmak mümkün değildir. Ancak nefsini terbiye etmiş, karakteri İslam ahlakı olmuş kişiler diğerlerine de faydalı olabilirler.&lt;br /&gt;c)       Mal ve can ile Allah yolunda fiili cihad, İslam’a ve Müslümanlara saldıranlara karşı malı ve canı ile savaşmak manasındadır&lt;br /&gt;             Günümüzde iyinin güzelin hakkın topluma hakim olması için, siyasi faaliyetlerde bulunmak veya bu faaliyetlere destek olmak cihaddır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mekke’deki faaliyetleri, ve Medine’de bizzat devlet kurup yönetmesi siyasi faaliyetlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mekke döneminde nefsiyle ve diliyle cihad etmiş, Medine döneminde ise bunlara fiili cihad  da katılmış, İslam düşmanlarıyla savaşmıştır.Bu bilgiler ışığında cihad tanımı şöyle yapılabilir:&lt;br /&gt;                 &lt;br /&gt;CİHAD: Fert, cemaat ve toplum bazında, iyiliklerin yaşanır hale gelmesi, kötülüklerin kaldırılması için, bütün gücümüzle, hep beraber ve teşkilatlı bir şekilde çalışmamızı üzerimize yükleyen farzdır.&lt;br /&gt;      Cihad, “İnsan ile İslam’ın arasına giren engellerin kaldırılmasıdır.” denmiştir.   Cihad , bütün hayatı içine alan çok geniş bir kavramdır.&lt;br /&gt;      Cihad Müslüman’ın iyiliği egemen kılması kötülüğü ortadan kaldırması için sarf ettiği bütün gayretlere denir.&lt;br /&gt;      Cihad Müslüman’ın, şuurla, inançla, fikirle yürüttüğü bütün hareketlerinin, davranışlarının, tavırlarının ve eylemlerinin adı olacak derecede geniş bir kavramdır. ( Hasan Aksay, Cihad, İst. 1990, s.16)&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Cihadın Özellikleri &lt;br /&gt;a)       Kur’an’da en çok sayıda emredilen farzdır.“Allah yolunda hakkıyla cihad edin.” (Hac 22/78) ayeti cihadı farz kılan ayetlerden yalnız biridir. Esasen Kuranda en çok zikredilen farz cihaddır. 400 küsur yerde cihad geçer.Oysa namaz ve zekat 70 -80 arası, oruç 6 yerde, hac 5 -10 arası ayette zikredilir.&lt;br /&gt;b)       Bütün ibadetler bir zaman ile sınırlıdır. Cihad ibadetini ise her zaman yapacağız. Mesela; Namazlar vakitleri içinde farz kılınmıştır. Oruç Ramazanda tutulur. Hac Zilhicce’nin onuncu günü, Kurban aynı gün eda edilir. zamanları belirlenir. Oysa cihad gece gündüz, gençlikte yaşlılıkta her an yapılır.&lt;br /&gt;c)       Bütün ibadetler bir miktar ile sınırlıdır. Cihad ibadetini ise takatimizin sonuna kadar yapacağız. Namazların, orucun miktarı vardır. Oysa cihad için vermenin, çalışmanın, sınırı, miktarı yoktur.&lt;br /&gt;d)       Diğer ibadetler ferdi ilgilendirdiği halde, cihad toplumu ilgilendirir. Toplumsal bir bozukluktan dolayı o bozukluğu gidermek için çalışmayanlar en az yapanlar kadar, Allah katında sorumlu olurlar. Hz. Ömer’in (r.a.) “Fırat kıyısında bir kurt bir kuzuyu yese ben sorumlu olurum” deyişi bu konuya iyi bir örnektir.&lt;br /&gt;e)       Cihad ibadeti en çok sevap kazandıran ibadettir. “Hz. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor. Resulallah (s.a.v.)’e “Ya Resulallah Allah yolunda yapılan cihada hangi amel denk olur.” diye sorduklarında (Başka bir amelle) ona güç yetiremezsiniz” buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihadın Önemi&lt;br /&gt;      Cihad İslam toplumunun devamı, varlığını sürdürmesi için farz kılınmış bir ibadettir. İbadetler kişisel olduğu halde cihad bütün toplumu ilgilendirir.&lt;br /&gt;      Eskiden cihadı devlet yaptığı için halk bundan sorumlu tutulmamıştır. Bugün ise bütün şer güçler fitne, fesat çıkarıp, İslam’ı, Müslümanları yok etmeye, güce ve sömürüye dayalı düzenlerini dayatmaya devam edip dururken, Müslümanlar da bununla mücadele edecek bir devlete sahip değillerken cihad her Müslüman ferde farzdır. Çünkü İslam hukukuyla yönetiliyor dediğimiz Müslüman devletlerde bile güce dayalı sistem işliyor, türlü haksızlıklar yapılıyor.&lt;br /&gt;      Allah (c.c.), cihadın önemini ayetlerle bildirmiştir.“Yoksa Allah içinizden; cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz.” (Ali İmran 142)&lt;br /&gt;      “ De ki, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten  daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 24) Ayette insanın dünyada sevebileceği her şey sıralandıktan sonra cihadın bunların hepsinde üstün olduğu bildiriliyor. Ve cihad etmeyenler fasık (yoldan çıkmış günahkar) olmakla tehdit ediliyor.&lt;br /&gt;      Nasıl namazsız bir Müslümanlık düşünemezsek cihadsız bir Müslümanlık da olmaz. Nasıl oruç tutmamayı, zekat vermemeyi, hacca gitmemeyi düşünemezsek, cihadsız bir hayat, Müslümanlık da olmaz.Cihad hayatın ta kendisidir. Cihad huzurlu bir toplum için, evlatlarımızın refah ve saadeti, gelecekte hem dünyalarının imarı, hem de ahiretlerinin kurtulması için şarttır. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, ahiretini helak eder. Cihad etmeyen ise hem dünyasını, hem ahiretini helak eder.&lt;br /&gt;      Düşünün; bir kez siz çocuğunuza evde doğruluğu, iyiliği, fedakarlığı, haramı helali öğretiyorsunuz. Sokakta, okulda, televizyonda tamamen başka bir kültürle karşılaşıyor. Yalanı, dolanı, küfrü, ahlaksızca davranışları, kız-erkek arkadaşlığını öğreniyor. Toplum bozuk bir kere!&lt;br /&gt;      Cihad işte o toplumu düzeltmek için elinden geleni yapmaktır. Toplum düzelmezse hangimiz, kocamızın, çocuğumuzun, bir ahlaksızın, bir misyonerin ya da bir uyuşturucu çetesinin ya da bir kadın tüccarının eline düşmeyeceğinden ya da nefsine uymayacağından emin olabiliriz. &lt;br /&gt;      Bugün toplumu düzeltmek için yapılan çalışmaların içinde, en etkili olan cihad şekli siyasettir. Çünkü toplumu düzeltmek için ferdi olarak ne kadar çalışsak da siyasilerin aldığı bir kararla hepsi ters düz olabiliyor. Mesela, içkinin haram olduğunu herkes bilir fakat içki satışı serbest ve toplumda kınama olmadığı müddetçe herkes nefsine uyabilir. Ya da daha can yakıcı olanı zina siyasiler tarafından suç olmaktan çıkarılınca nikahsız yaşantılar aniden artabiliyor. Siyasi kararlar yüzünden kızlarımız başörtülü okuyamıyor. Yine siyasi bir kararla camii yapımına izin verilen kanunda, cami kelimesi silinip yerine ibadethane sözü geçirildiği için, birdenbire kilise sayısı bir yılda on katına çıkıyor. Irak’a atılan bombalar bizim hava limanlarımızdan kalkabiliyor.&lt;br /&gt;Oysa yine siyasetle bunların hepsini tersine çevirmek mümkündür. Hatta toplumda iyinin, güzelin, hakkın hakim olması için, zulme dur demek için, çok daha etkili çalışmalar yapılabilir.  Bu yüzden Müslümanlar bugün, eğitim öğretim, camii ve kurs yapımı, nefis terbiyesi, cemaat kardeşliği gibi konulara önem vermenin yanı sıra, cihad manasındaki siyasi hareketi desteklemek durumundadır. Yoksa Allah katında hesap vermek durumunda kalacaktır.Bakın bir hadisi şerif söyleyelim size!&lt;br /&gt; Beşir b. Hassasiye (r.a.) yeni Müslüman olmuş genç bir sahabe; Efendimiz (s.a.v.) in yanına geliyor, biat edecek. (Devlet başkanına bağlılığını bildirecek. Bunun için bazı işleri yapacağına söz vermesi gerek) diyor ki;&lt;br /&gt;“Ya Resulallah! Sana e üzerine biat edeyim?” Efendimiz (s.a.v.) elini uzatarak; “Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun ortak ve benzeri olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahadet edersin, beş vakit namazı vaktinde kılar, farz olan zekatı verir, Ramazan orucunu tutar, Beytullah’ı ziyaret eder ve Allah yolunda cihad edersin,” dedi.&lt;br /&gt;      “Ya Resulallah! Bu saydıklarının hepsini yapabilirim. Ancak ikisini yapamam. Biri zekattır, zira benim sadece birkaç tane devem vardır ki, çocuklarımın geçimi ona bağlıdır. Diğeri de cihaddır, çünkü derler ki, kim savaştan kaçarsa Allah’ın gazabına uğrar. Ben korkak bir adamım. Savaş kızıştığı zaman, savaştan kaçarak Allah’ın gazabına uğramaktan korkarım” dedi. Efendimiz (s.a.v.) elini sallayarak şöyle buyurdu;&lt;br /&gt;      “Ya Beşir! Ne zekat verirsin, ne cihad edersin. O halde sen ne ile cennete gireceksin?”Beşir b. Hassasiye bunun üzerine zekat ve cihad için de söz verdi. (Kenzü’l-Ummal, VII,12)&lt;br /&gt;      Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in cihadın önemini çok güzel anlatan başka bir hadisi de şöyledir:&lt;br /&gt;      Hz. Ebu Hureyre (r.a.) anlattığına göre, Resulallah (s.a.v.)’e sordular:&lt;br /&gt;-          Ya Resulallah Allah yolunda yapılan cihada hangi amel denk olur.&lt;br /&gt;-          (Başka bir amelle) ona güç yetiremezsiniz. Dedi.  İkinci defa soru tekrar edildi.&lt;br /&gt;-    Başka bir amelle ona güç yetiremezsiniz dedi.  Ashab-ı kiram meraklandılar, üçüncü defa sordular. Efendimiz (s.a.v.) yine aynı şeyi buyurdu.&lt;br /&gt;-     Başka bir amelle ona güç yetiremezsiniz. Sonra devam etti. “Allah yolundaki mücahidin misali (gündüzleri ve geceleri hiç ona vermeden oruç tutup, namaz kılan, Allah’ın ayetlerine de itaatkar olan ve Allah yolundaki mücahit, cihaddan dönünceye kadar hiç gevşemeyen kimse gibidir.” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;      Düşünelim hanımlar!  dünya işlerinden tamamen el etek çekip böyle her şeyi yapmamız mümkün mü? Hayır! Öyleyse en önemli farz olan cihadı yerine getirmek suretiyle en büyük sevapları kazanırız; ve de hem dünyamızı hem ahiretimizi kurtarmış oluruz. En basitini bile yapsak, az sonra gelecek olan müjdelere nail olacağız.&lt;br /&gt;Ya biz hanımlar nasıl yapacağız bu zor işi? Mesela; Hakkın, iyiliğin, doğrunun, güzelin hakim olması için çalışana oy versek, onların bütün cihadından aldıkları, sevap kadar sevap alırız. Haftada bir sohbet, bütün hafta Cihad etmiş gibi sevap kazandırır. Cihad edemeyecek durumda olan maddi manevi destek vererek cihad sevabını alır.&lt;br /&gt;Cihad Edenlere Müjdeler&lt;br /&gt;      “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler işte onlardır. ( Tevbe 20) Rableri tarafından onlara bir rahmet ve hoşnutluk ile kendileri için, içinde tükenmez nimetler olan cennetler müjdeler. (Tevbe 21) Onlar orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz Allah katında büyük mükafat vardır. (Tevbe 22, ayr. bknz. Tevbe 88 -89)&lt;br /&gt;      Ayrıca Allah (c.c.) evlerinde oturanlarla, cihad edenler arasındaki farkı şöyle açıklar. “ …özür sahibi olanlar dışında, oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah; hepsine de güzellik vaat etmiştir. Ama mücahitleri oturanlardan büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” (Nisa, 95)&lt;br /&gt;      Cennetten daha güzel bir müjde olabilir mi? Üstelik cennette de üstün mertebeler vaat ediliyor.  Efendimiz (s.a.v.) bir gün şöyle dedi: “Kim Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Muhammed’den razı olursa ona cennet vacip olmuştur.”&lt;br /&gt;      Ebu Said (r.a.) der ki: “Bu söz hayretime gitti ve Ya Resulallah bir kez daha tekrar eder misin?” dedim. Aynen tekrar etti ve arkadaşına şöyle dedi:&lt;br /&gt;      “ Bir başka şey daha var ki, onun sebebiyle Allah kulun cennetteki makamını yüz derece yükseltir. Bu derecelerden ikisi arasındaki uzaklık, sema ile arz arasındaki mesafe gibidir.” Ben, “öyleyse bu nedir?” dedim.&lt;br /&gt;      “Allah yolunda Cihad! Allah yolunda Cihad! Allah yolunda Cihad!” buyurdular. (Müslim, İmaret, 116; Nesai, Cihad, 18)&lt;br /&gt;-                                  İbn Abbas (r.a.) rivayetine göre Efendimiz (s.a.v.) : “İki göz vardır ki, onlara ateş değmez. Biri Allah için ağlayan göz, diğeri Allah yolunda cihad, için uyanık sabahlayan göz.” (Tirmizi, Fedai’lul Cihad, 7)&lt;br /&gt;      Öyleyse cehennemden kurtulmak isteyen, cenneti arzulayan, dünya ve ahiret saadetini isteyen, Allah yolunda cihada devam etsin veya cihad edenin yanında olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Cihadı Nasıl Yapacağız&lt;br /&gt;Cihad yapabilmek için öncelikle, birlikte, planlı, programlı çalışan bir topluluk olmalıdır. “Sizden iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan bir topluluk olsun” ayeti bunun delilidir. Doğal olarak topluluğun başında bir başkan (emir) olmalıdır. Toplulukta bulunan kişiler de o emire sonuna kadar bağlı ve itaatkar (itaat) olmalıdırlar. Bu na teşkilat diyoruz.  Efendimiz (s.a.v.), ilk Müslümanlar 40 kişi olunca, onları Kabe’ye namaza götürmüştür. Medine’ye hicret edince ordu toplayıp, Bedir’de müşriklerle savaşmıştır. Savaşa gelemeyecek Müslümanlara da şehirde mallarını ve ırzlarını koruma görevi vermiştir. Mali destek  vermelerini emretmiştir.&lt;br /&gt;Resulallah (sav) bizzat hanımlarını da savaşa götürmüş, onların cephe gerisinde hizmetlerine karşılık ganimetten pay da vermiştir. Müslüman hanımlara da cihad farzdır. Müslüman hanımların günümüzde cihadı nasıl olacaktır?&lt;br /&gt;Öncelikle, güçlü bir iman sahibi olacağız. İmanın gereği olarak da sabır, sebat, azim, sadakat, ve Salih amellerle imanımızı güçlendireceğiz. İlim sahibi olacağız. Dinimizi, dünyamızla ilgili, düşmanımızla ilgili önemli bilgileri bileceğiz.&lt;br /&gt;İhlas ve takva sahibi olacağız. Yalnız Allah için çalışacak cihada destek olacağız. Takva cihadımızı da güçlendirir. İnsanlara doğru örnek olmamızı sağlar. İyi ahlak sahibi, ihsan sahibi kimseler, insanlarla iyi geçinir ve daha iyi hizmet eder.&lt;br /&gt;Kardeşlerimizle, teşkilatımızla ittifak içinde çalışacağız. Çalışmalarımızda istişare, başkanımıza itaat, sadakat en önemli düsturlarımız olacaktır.&lt;br /&gt;Ayrıca cihad için maddi manevi elimizden gelen her türlü fedakarlığı yapacağız. Bu noktada Efendimiz (s.a.v.)’in sevgili eşleri bizim için en güzel örnektir. Hz. Hatice bütün malını Allah yolunda harcamış, Hz. Aişe, hem dini hem dünyevi ilimlerde kendini gösterdiği gibi, zamanında siyasi gidişatı oldukça etkilemiştir.&lt;br /&gt;Biz hanımlar olarak eşlerimizi bu önemli vazifelere teşvik edecek ve onlara da yardımcı olacağız. Çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştireceğiz. Aile yaşantımız ve topluma katkılarımızla örnek olacağız.&lt;br /&gt;Allah (c.c.) bizi o en hayırlı topluluktan etsin. Cihadı anlamayı ve yaşamayı, cennette efendimiz (s.a.v.)’e komşu olmayı nasip etsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; KONU İLE İLGİLİ BAZI ÂYET VE HADİSLER&lt;br /&gt;            يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ                  &lt;br /&gt;·         “Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihat et ve onlara karşı çetin ol...”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Furkân suresinin, فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا Öyleyse kafirlere itaat etme, onlara karşı Kur’an’la büyük bir cihad yap!”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ          &lt;br /&gt;"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın…"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;و قاتلوا المشركين كافة كما يقتلونكم كافة&lt;br /&gt;·         "Sizinle top yekun savaştıkları gibi siz de müşriklerle top yekun savaşın"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; anlamındaki âyetler ve benzerleri bunun delilidir.&lt;br /&gt;وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ  &lt;br /&gt;·         "Allah uğrunda hakkıyla cihat edin…"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Not;  Bu konuda geniş bilgi için şu âyetlere de bakılabilir: Bakara, 2/190, 193,208, 218, 244;  Nisâ, 4/76,84,90, 95,96,114; Enfâl, 8/39,74,61;Tevbe, 9/ 12, 36,73; Hac, 22/39-40; Hucûrât, 49/9-10; Tahrîm, 66/9;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         المجاهد من جاهد نفسه "Mücâhid, nefsi ile mücadele eden kimsedir"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         جاهدوا المشركين باموالكم و انفسكم و السنتكم "Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihat edin"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         عن عائشة عنها قالت يا رسول الله نرى الجهاد افضل العمل افلا نجاهد قال لكن افضل الجهاد حج مبرور  "Hz. Aişe, ey Allah'ın elçisi! Biz amellerin en fazîletlisinin cihat olduğunu görüyoruz. Biz cihat yapmayalım mı? diye sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Cihâdın en fazîletlisi makbul bir hacdır" buyurur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         عن عبد الله ابن عمرو قال جاء رجل الى النبي يستأذنه في الجهاد فقال الك والدان قال نعم قال ففيهما فجاهد Abdullah ibn Amr anlatıyor: Bir sahâbî Hz. Peygambere geldi ve ondan cihâda (savaşa) katılmak için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona, "Annen-baban var mı" diye sordu, Adamın "evet" demesi üzerine, "Sen onlara hizmet ederek cihâd et" buyurdu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;فمن جاهدهم بيده فهو مؤمن و من جاهدهم بلسانه فهو مؤمن و من جاهدهم بقلبه فهو مؤمن و ليس وراء ذالك من الايمان حبة خردل&lt;br /&gt;·         " … Kim, (emredilmedikleri şeyleri yapanlar ve yapmadıkları şeyleri söyleyenler ile) eliyle cihat ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihat ederse mümindir, kim onlarla kalbi ile cihat ederse mümindir, bunun dışında hardal tanesi kadar iman yoktur"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; anlamındaki hadis İslam'ı tebliğ etmenin, hakkı ve doğruyu söylemenin ve anlatmanın  da en büyük cihat olduğunu ifade etmektedir:&lt;br /&gt;·         يا ايها االناس لا تتمنوا لقاء العدوواسألوا الله العافية "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz, Allah'tan sağlık isteyiniz…"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; anlamındaki hadis ile barış teşvik edilmektedir, çünkü İslam'da barış, esastır.  Savaş; ancak barış, huzur ve güveni sağlamak, fitne, fesat ve zulmü durdurmak; iman ve ibadet etme, dini anlatma, seyahat etme, mülk edinme ve benzeri temel hakların ihlalini; vatana, mala, cana, ırza ve mukaddes değerlere yapılan saldırıları önlemek ve yok etmek için en son çare olarak meşru olur.&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;·         امرت ان اقاتل الناس حتى يشهدوا ان لا اله الا الله  و ان محمدا عبده و رسوله"Ben, Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir diye şahadet edilinceye kadar savaşmakla emrolundum"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt; anlamındaki hadisler ve benzerleri, Müslümanlara hayat hakkı tanımayan, onlara saldıran ve savaş açan müşriklerle ilgilidir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Bu noktada müşriklerle müşrik olmayan fakat aynı konumda olan kafirler arasında da bir fark yoktur.&lt;br /&gt;·         ان المؤمن يجاهد بسيفيه و لسانه  "Mümin, kılıcı ve dili ile cihad eder" &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         من قاتل لتكون كلمة الله هي العليا فهو في سبيل الله  "Kim Allah'ın kelimesinin yücelmesi için savaşırsa o, Allah yolundadır"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         جاهدوا المشركين باموالكم و انفسكم و السنتكم"Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihat edin"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;·         Zeyd b. Halid(r.a.)anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “ Kim Allah yolunda bir askerin techizatını temin ederse, bizzat gaza etmiş olur. Kim gazaya çıkan bir askerin ailesini himaya ederse gaza etmiş olur.” (Buhari, Cihad, 38) &lt;br /&gt;Fedale b. Ubeyd (r.a.) anlatıyor: Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Her ölenin ameline son verilir. Ancak Allah yolunda ölen murabıt (sınır bekçisi) müstesna. Onun ameli kıyamete kadar arttırılır.O kabir azabına da uğratılmaz.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hz. Enes (ra) nın rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (sav) “Öğleden önce veya sonra bir kerecik Allah yolundan çıkış , dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhari , Cihad, 5-6, 73)&lt;br /&gt;Ebu Hureyre (ra) nın bildirdiği bu hadiste de Efendimiz (sav) “Allah u Teala hazretleri Allah rızası için yola çıkan kimse hakkında “ bu kulum, benim yolumda cihad etmek üzere bana inanıp peygamberlerimi tasdik ederek yola çıkmıştır, artık onu ya cennetime koymak yahut da ücret veya ganimet elde etmiş olarak çıktığı evine geri çevirmek hususunda garanti veriyorum” diyerek teminat verir. ( Buhari, İman 25, Cihad 2,119) ?&lt;br /&gt;Bir seferinde Resulallah (sav)’e;İnsanların en hayırlısı kimdir diye sordular. “Allah yolunda malıyla, canıyla, Cihad eden kişi buyurdu. (Buhari Cihad 2, Rikak 34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YARARLANILABİLECEK DİĞER BAZI KAYNAKLAR&lt;br /&gt;1.Ahmet Özel, Cihâd, DİA, VII, 528, İstanbul, 1993. &lt;br /&gt;2.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam, s. 939, İslam Mecmuası Yay. İstanbul, 1986.&lt;br /&gt;3. Bûtî, Ramazan, el-Cihâd fî’l-İslâm,Dâru’l-Fikri, Beyrut, 1993.&lt;br /&gt;4.Şibay, Halim Sabit, Cihâd, İslam Ansiklopedisi, III, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1977.&lt;br /&gt;5.Kurtubî, Muhammed b.Ahmed, el-Câmi' Li Ahkâmi'l-Kur'ân, XIII, 365, Beyrut, tarihsiz.&lt;br /&gt;6.Beydâvî, IV, 450; Hâzin, IV; 450.&lt;br /&gt;7.Nesefî,  Abdullah b. Ahmed, Medâriku't-Tenzîl ve Hakâiku't-Te'vîl, IV, 450, (Mecmûatü'n Mine't-Tefâsîr içinde)  baskı yeri ve tarihi yok.&lt;br /&gt;8.Altuntaş Halil,  İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri, s. 58-72, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Buhari Cihad 2; Müslim İmaret 110 (1878), Tirmizi; Fedal’ül Cihad, Nesei Cihad 17(6,19), Muvatta, Cihad 1, 2443&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Tevbe, 9/73¸ Tahrîm, 66/9.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Furkan, 25/52&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bakara, 2/190.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt;Tevbe, 9/ 36. &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Hac, 22/78.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; İbn Hıbbân bi Tertîbi İbn Belbân, Siyer, Fedâilü'l-Cihâd, X, 484, No: 4624;Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, 2, IV, 165.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22, No: 2504; Ahmed, III, 124; Nesâî, Cihâd, 3, VI, 7.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Buhârî, Cihâd, 1, III, 200. Bir başka rivayet şöyledir:  "Hz. Aişe, Hz. Peygamberden cihat etmek için izin istedi. Hz. Peygamberi, ona, "Sizin cihâdınız, hacdır" buyurdu. Buhârî, Cihâd, 63, III, 270.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Müslim, Birr, 5, III, 1975; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, 2, IV, 191-192, No: 1671; bk, Nesâî, Cihâd, 5, 6, VI, 10-11.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Müslim, İman, 80; I, 70.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Müslim, Cihâd, 20, III, 1363; bk. Buhârî, Cihâd, 112, 156; Ebû Dâvûd, Cihâd, 89.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Cihâd, 104, III, 101&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Bu konuda geniş bilgi için bk, Altuntaş Halil,  İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri, s. 58-72, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt;Ahmed, III, 456&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; İbn Hıbbân bi Tertîbi İbn Belbân, Siyer, Fedâilü'l-Cihâd, X, 493, No: 4636; Buhârî, Cihâd, 15, III, 206; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26, III, 31, No: 2517; Nesâî, Cihâd, 21, VI, 23..&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22, No: 2504; Ahmed, III, 124; Nesâî, Cihâd, 3, VI, 7.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Tirmizi, Fedailul Cihad 2, (1621) Ebu Davud Cihad 16, (2500) &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-4055130668328426303?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4055130668328426303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/4055130668328426303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/c-i-h-d.html' title='C İ H A D'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6904223452638535271</id><published>2008-10-22T21:25:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:26:11.925+03:00</updated><title type='text'>HZ. MERYEM</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;HZ. MERYEM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              Tüm insanların tek rehberi Kur’anı Kerimdir. Allah Kur’an ayetleri ile insanlara yaşam boyunca her konuda ihtiyaç duyacakları bilgiyi, doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini bildirmiş, ayrıca Peygamber efendimizin sünnetini de tüm insanlar için bir yol gösterici kılmıştır. Ancak bunun yanı sıra, Allah Kur’anda peygamberlerin ve Salih müminlerin hayatlarından örnekler vererek, insanların Kur’an ahlakını günlük hayatta nasıl yaşayacaklarını görebilmelerini sağlamıştır.&lt;br /&gt;  “Andolsun, onlar da sizlere, Allah’ı ve ahiret gününü umut edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şüphesiz Allah, Ganiydir” (Mümtehine6 )&lt;br /&gt;  “Andolsun size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir örnek ve takva sahipleri için bir öğüt indirdik.” ( Nur 34) ayetleriyle Allah ahireti umut eden takva sahibi müminler için güzel örnekler ve öğütler olduğunu hatırlatmıştır.&lt;br /&gt;              Kur’anda adı geçen, inananların örnek almaları gereken Saliha müminlerden biri de Hz. Meryem’dir. Kur’an-ı Kerimde Allah iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi, İmran’ın kızı Meryem’i de. “Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O Rabbine gönülden bağlı olanlardandı.” (Tahrim 11 -12) buyurarak bunu ortaya koymaktadır. Biz inananlarda bu şahsiyetlerin hayatlarını öğrenerek onları birer üsve (örnek) kabul ederek hayatımıza yön vermeliyiz.  Kimdir Hz. Meryem? Nerede yaşamıştır? Bize neyi öğretmiştir?&lt;br /&gt;  Hz. Meryem İsrailoğulları’ nın ileri gelenlerinden ve âlimlerinden biri olan Davut (a.s.) ın soyundan gelen İmran’ın kızıdır. “Allah iman edenlere namusunu koruyan, İmran’ın kızı Meryem’i de misal gösterir.” ( Et-Tahrim 66/12)&lt;br /&gt;Meryem “dindar kadın” demektir. İmranın hanımı kısır bir kadındır. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde içindeki çocuk sahibi olma duygusu alevlenir. (İbnül Esir el-Kami) (Fi’t Tarih Beyrut 1979, 1. 298) Allah’a kendisine bir çocuk ihsan etmesi için dua eder ve duası kabul olunursa çocuğu Beytül –Makdis’e hizmetçi olarak adama sözü verir. “ Bir zamanlar İmran’ın karısı şöyle demişti! Rabbim karnımda taşıdığım çocuğu sadece sana hizmetçi olarak adadım. Bunu benden kabul et. ( Al-i İmran 3 -35) Hanna bu adamayı yaparken çocuğun kız olacağı hiç aklına gelmemişti. Bu sebeple Meryem dünyaya geldiği zaman annesi Allahu Teala’ya şöyle seslenmişti… “Rabbim ben onu kız doğurdum. Hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve neslini kovulmuş şeytanın şerrinden sana emanet ediyorum.” ( Al-i İmran3/30)&lt;br /&gt;              Hanna Meryem’i Beyt-ül Makdis’e götürerek onlara teslim eder. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (as) ın babası Zekeriya (as)  üstüne alır. ( İbnül Esir ageI. 299)&lt;br /&gt;Böylece Meryem bir peygamberin koruması altında yetiştirilir. Zekeriya a.s. mescitte Meryem için özel bir yer tahsis eder. Hz. Meryem burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olur. Yanına Zekeriya a.s. dan başkası giremez. Zekeriya a.s. her defasında yiyecek vermek için girdiğinde yiyeceklerle karşılaşır. Bu yiyecekler yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleridir. Allahu Teala peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırır. Nitekim Kur’anı Kerimde bu konuyla ilgili şöyle buyrulmaktadır. “Rabbi onu güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriya’yı onun bakımına memur etti. Zekeriya Meryem’in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. Bu sana nereden geldi ey Meryem dedi: “O Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır” dedi. ( Al-i İmran 3 -37)&lt;br /&gt;Hz. Meryem bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah’ın koruması altında hayatını sürdüren Meryem’e melekler gelip, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah’ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdelediler. “Bir zamanlar melekler şöyle demişti: Ey Meryem seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki onun adı Meryem oğlu İsa Mesihtir. Dünya ve ahirette şeref sahibi ve Allah’a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara beşikte iken konuşacaktır. O salih kimselerden olacaktır.” ( Al-i İmran 3-45,46)&lt;br /&gt;              Meryem bu haber karşısında hayretler içerisinde kalır. Onun bu durumu Kur’anı Kerimde şöyle ifade edilmektedir. Meryem “ Rabbim bana hiçbir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur” dedi. Allah’ da şöyle dedi: Bu böyledir Allah dilediğini yaratır. O bu şeyin olmasına hükmedince ona sadece “ol” der o da hemen oluverir. ( Al-i İmran 3 -47)&lt;br /&gt;              Kur’anda Meryem ile ilgili ayetler şu şekilde devam etmektedir. Bir gün Allahu Teala Cebrail a.s. parlak yüzlü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi. “Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz ona meleğimiz Cebrail’i gönderdik de ona tam bir insan suretinde göründü. ( Meryem 19 -16) Hz. Meryem Cebrail’i bir insan zannederek kendisine bir zarar vereceğini düşünerek korkmuştu. Allah’a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Meryem ona “Ben senden, Rahman olan Allah’a sığınırım Eğer Allah’tan korkuyorsan bana dokunma dedi.” ;( Meryem 19- 18)&lt;br /&gt;              Cebrail a.s. melek suretinde gelmiş olsaydı Meryem onu görünce dehşete düşüp kaçacak ve onu dinlemeye tahammül edemeyecekti. Cebrail ona geliş sebebini anlatmak için “Ben sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim” dedi .( Meryem 19 /19)&lt;br /&gt;              Hz. Meryem onun Cebrail a.s. olduğunu anlayınca sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde ( Al-i İmran 3-45) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı. “Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim” dedi.(Meryem 19-20)&lt;br /&gt;  Cebrail a.s. şöyle cevap verdi:&lt;br /&gt;  “Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle takdir etmişizdir.”( Meryem 19-21)&lt;br /&gt;              Meryem’in gebe kalmasını Allahu Teala şöyle açıklamaktadır. “Nihayet emri gerçekleşti, Meryem İsa’ya gebe kaldı ( Meryem 19-22) “Irzını koruyan Meryem’i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da âlemlere bir mucize kıldık. ( ( Enbiya 21-91) “Biz ona ruhumuzdan üfledik. O Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı.”( et-tahrim 68 -12)          Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip, tek başına beklemeye başladı. Uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten bu durumu insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı. Hz. Meryem’in hamilelik süresi hakkında farklı görüşler vardır. Sahih olan Cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabii hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğu doğurmuştur. ( İbn-i Kesir- Tefsir, İstanbul 1985 v. 216)&lt;br /&gt;  Doğum sancısı gelince bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir sıkıntı yaşadığını şu ayeti kerime açık bir şekilde ortaya koymaktadır. “Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek “keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” dedi. ( Meryem 19/23)&lt;br /&gt;              Rabbi onu teskin etmek için şöyle seslendi. “Sakın üzülme Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün” ( Meryem 19/ 24,25)&lt;br /&gt;              Hz. Meryem şimdi kavminin yanına nasıl dönebileceğini düşünüyor onu hak etmediği halde iffetsizlikle suçlamalarından çok korkuyordu. O içinde bulunduğu durumu onlara nasıl izah edeceğini düşünürken ona seslenen; sıkılmadan yiyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöyle bildirmişti: “Ye iç gönlünü hoş tut, eğer birini görürsen Rahman olan Allah’a konuşma orucunu adadım, bugün kimseyle konuşmayacağım” de. ( Meryem 19/26)&lt;br /&gt;              Meryem Rabbinin mucizelerini görünce yaratanın kendisini koruduğunu kavmine karşı da mahcup etmeyeceği inancıyla kavminin yanına gitti. Kur’anı Kerimde bu olay şöyle anlatılır: “Meryem İsa’yı yüklenerek kavmine getirdi. Kavmi hayretler içinde şöyle dediler: “Ey Meryem doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Harun kız kardeşi Meryem! Senin ne baban ahlaksız ne de annen iffetsizdi” ( Meryem 19/ 27,28)&lt;br /&gt;  Zikredilen Harun , Hz. Meryem’in soyundan geldiği , Musa a.s. ‘ın kardeşi Harun a.s. dır. Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle, onun işlediklerini&lt;br /&gt; Zannettikleri fiil ile Harun a.s. ın yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acayip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi. Ve bu olayların sırrını onlara sormalarını söyledi. Ancak kavmi öfkeye kapılarak beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olacağını sordular. Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?” dediler. ( Meryem 19/29) Bunun üzerine İsa konuşmaya başladı. Çocuk “Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum, bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe de bana namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Bir de anneme hizmetkâr kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet vermiştir.” dedi.(Meryem 19 /30-33)&lt;br /&gt;              Ancak kavmi diğer peygamberlerin kavimleri gibi mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettiler. Kur’anı Kerimde İsrailoğullarına lanet edilişin sebepleri anlatılırken Hz. Meryem’e yaptıkları iftirada zikredilmektedir. “İnkâr edip Meryem’e büyük bir iftira attıkları ve Meryemoğlu Allah’ın Resulü Mesih İsa’yı biz öldürdük” dedikleri için Allah onlara lanet etmiştir. ( en-Nisa 4/ 156- 157)&lt;br /&gt;              Kur’an’da Hz. Meryem’in doğuşundan İsa’yı mucizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadar ki olayların geniş bir şekilde anlatılmasının sebebi, Yahudi ve Hıristiyanların sapıttıkları temel meselenin gerçek yüzüyle açığa çıkarılmasıdır. Allahu Teâlâ “İşte Meryemoğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki Yahudi ve Hıristiyanlar bunda ihtilaf etmişlerdir”. ( Meryem 19/34) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;              İsa’nın durumunu Allahu Teala Adem a.s.’ın durumuna benzetmektedir. “Allah katında İsa’nın durumu da Adem’in durumu gibidir. Allah Adem’i topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. Ve o oluverdi.” ( Al-i İmran 3/59)&lt;br /&gt;              Hz. Adem’in topraktan halkedilişine inanmak nasıl imanla alakalı bir mesele ise Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişi de imanla alakalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar Yahudi ve hristiyanlar gibi düşerler. Allah’a teslim olanlar ayetlerin haber verdiği olayları kabul edip tasdik ederler.&lt;br /&gt;              Hz. Meryem’in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. O Asiye, Hatice ve Fatma’yla birlikte mevcut olan ve olacak dört kadından biridir. ( Atamet B. Hanbel, Müsned III, 135)&lt;br /&gt;              Allah Hz. Meryem’in şahsında “İdeal Müslüman Kadın” karakterini tanıtmaktadır. Kur’anda bildirilen ideal kadın karakteri, bugün cahiliye toplumlarında yaşanan kadın karakterinden çok farklıdır. Cahiliye toplum kadın için ayrı erkek için ayrı ahlak özelliklerini belirlemiştir. Kur’an’a göre kadın-erkek aynı sorumluluklara sahiptir. Bu karakterde erkeğin sorumlu tutulduğu tüm ahlak özelliklerinden aynı şekilde kadın da sorumludur. Allah Kur’anda hem kadın hem erkeğin yaşaması gereken ortak İslam ahlakını şu şekilde tanıtmaktadır. (Ahzab 35) “Gerçekten Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, itaate devam eden erkekler ve devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlar, var ya; İşte Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.”&lt;br /&gt;              Ayetten de anlaşıldığı üzere ilimde, irfanda, taatte, ibadette, ahlakta kadın ve erkek arasında hiçbir ayrıcalık olmadığı gibi ceza ve mükâfatta da hiçbir farklılık yoktur. Meryemin annesi de erkek çocuk dünyaya getireceğini düşünerek Allah’a adıyor. Fakat çocuğun kız olması bu durumu engellemiyor.&lt;br /&gt;              Kadın erkek bütün inananlar olarak bizler de başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bütün şahsiyetleri örnek olarak iki dünya saadetine ulaşmaya çalışmalıyız. Bu zorlu mücadelede Allah yar ve yardımcımız olsun. ÂMİN.   &lt;br /&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6904223452638535271?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6904223452638535271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6904223452638535271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/hz-meryem.html' title='HZ. MERYEM'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-8759583466502024875</id><published>2008-10-22T21:24:00.000+03:00</published><updated>2008-10-22T21:25:15.155+03:00</updated><title type='text'>NAMAZIN ÖNEMİ VE HİKMETİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;NAMAZ KELİMESİNİN ANLAMI :&lt;br /&gt;Farsça bir kelime olan namaz: Kur’an’da “salat” kelimesi ile ifade edilmektedir. Salat: kelimesi ise    “Dua etmek, övmek, ta’zim etmek” anlamlarına gelir.&lt;br /&gt;Din ıstılahında ise namaz; “Peygamberimizin uyguladığı şekilde yerine getirilen kalp, dil ve bedenle birlikte yapılan bir ibadettir.” (Elmalı Hamdi Yazır-Hak Dinin Kuran Dili I 150-191)&lt;br /&gt;Namaz, dinimizin ifasını emrettiği ibadetlerin en önemlisidir. Kelime-i Şehadetten sonra, İslam binasının üzerine kurulduğu beş esastan birincisidir. Akıllı, ergenlik çağına ulaşan kadın-erkek her müslümana farzdır. Farziyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir.&lt;br /&gt;Namaz beş vakit olarak günün belli zaman dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır.&lt;br /&gt;“………namazı dosdoğru kılın, çünkü namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.” (Nisa 4/103)“Kur’an-ı Kerimde namazın kılınmasına dair birçok Ayet bulunmasına rağmen nasıl kılınacağı tam olarak bildirilmemiştir. Namazın nasıl kılınacağını ashabına öğreten Peygamberimiz (s.a.v) dir. Beş vakit namazın vakitlerini ve nasıl kılınacağını da Peygamberimiz (s.a.v)’e Cebrail (a.s) göstermiştir.&lt;br /&gt;Peygamberimiz namazı bizzat kılarak ashabına göstermiş ve “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” buyurmuştur. (Buhari-Sahih ezan 10/8, I:155)&lt;br /&gt;Peygamberimizin öğrettiği ve bize tevatüren gelen şekliyle –sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı- olmak üzere günde beş vakit namazı kılmak müminlerin kulluk görevidir.&lt;br /&gt;Namazın terki için dinimizde hiçbir mazeret yoktur. Namazın terk edilmesi ve meşru bir mazereti bulunmaksızın vaktinde eda edilemeyip kazaya bırakılması büyük günahlardan biridir. Her müslümanın beş vakit namazını vakti içinde eda etmesi, geciktirmeyi caiz kılan meşru bir mazereti olmadıkça, namazını kazaya bırakmaması gerekir. Namazı vaktinde eda etmek o kadar önemlidir ki; Hz. Peygamber (s.a.v)  bazı gazvelerinde, daha sonra da Ashab-ı Kiramın Mecusilerle yaptıkları gazvelerde “korku namazı” kılmışlar, düşman korkusu yüzünden namazı kazaya bırakma yolunu tercih etmemişlerdir.&lt;br /&gt;Günlük işler, ticaret, meslekler, aile fertlerinin geçimini sağlamak için yapılan çalışma ve yolculuklar namaza engel teşkil etmemelidir. Kadınların özel halleri, deli olmak, bayılmak hariç namaz kılmamanın hiçbir mazereti yoktur. Ayrıca dinimiz namazın yerine getirilmesi için her türlü kolaylığı sağlamıştır. Bunun için namaz her hal ve şartta mutlaka kılınmalıdır.&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim’de bu konuyla ilgili şöyle buyurulmuştur:&lt;br /&gt;“Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde, hiçbir ticaretten ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah-akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar. (Nur 24/37-38)&lt;br /&gt;NAMAZIN KİŞİYE KAZANDIRDIKLARI :&lt;br /&gt;Namaz insana maddi ve manevi birçok kazanımlar sağlar:&lt;br /&gt;A-       Allah’ı anmış olur:&lt;br /&gt;İbadetlerden maksat Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmanın en güzel yollarından biri Kur’an-ı Kerim okumak ve namaz kılmaktır. Yüce Allah “Beni anmak için namaz kıl” buyurmuştur. (Ta-ha 20/14)&lt;br /&gt;Namaz, Allah’ı sürekli hatırlamanın en büyük vesilesidir. Namaz kılan kimse hem Kur’an okumuş, hem Allah’ı tekbir, tesbih ve dua ile anmış olur. Her türlü zikir namaz da toplanmıştır.&lt;br /&gt;B-   En faziletli ibadeti ifa etmiş olur:&lt;br /&gt;Namaz ahirette ilk sırada hesabı sorulacak olan bir ibadettir. Çünkü namaz, amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır.&lt;br /&gt;·         “Amellerin Allah’a en sevimli olanı hangisidir?” sorusuna Peygamberimiz “Vaktinde kılınan namazdır.” (Buhari-Mevakıt 5, I. 134)&lt;br /&gt;·         “Amellerin hangisi daha faziletlidir” sorusuna ise yine; “Vaktinde kılınan namazdır” cevabını vermiştir. (Buhari Mevakıt 5. I. 34, Müslim-iman-137, I, 99)&lt;br /&gt;C-   Maddi ve manevi kirlerden temizlenir:&lt;br /&gt;Namaz, işlenmiş hata ve günah kirlerinin giderilmesini sağlar. Peygamberimiz (s.a.v) beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan bir kimseye benzetmiş ve şöyle demiştir:&lt;br /&gt;“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa yıkansa bu kimsede hiç kir kalır mı? Sahabenin “Hayır hiçbir kir kalmaz” diye cevap vermeleri üzerine; “İşte beş vakit namazda böyledir. Allah bu sebeple günahları temizler” buyurmuştur, (Buhari- Mevakıt 6. I. 134)&lt;br /&gt;Namaz insanın maddi ve manevi temizliğinin vasıtası olmaktadır. Çünkü namaz kılmak için abdest almak, gerekiyorsa gusül abdesti almak suretiyle insan vücut temizliğini yapmış olur. Ayrıca elbisenin ve namaz kılınacak yerin temizlenmesi gerektiği için bir üst baş temizliği de yapılmış olur.&lt;br /&gt;Vücut, elbise ve namaz kılınacak yeri temizlemek namazın şartı olduğu için namaz, kişiyi temiz olmaya mecbur eder.&lt;br /&gt;D-   Günahlardan ve kötülüklerden korunur:&lt;br /&gt;Namaz insanın fikir, kalp, ruh ve niyet temizliğini temin eder. Kötülüklerden uzak tutar. Her türlü haram, çirkin söz, fiil ve davranışlardan uzak kalmasını sağlar. Esas itibariyle namaz insanı günah işlemekten alıkoyar. Nitekim bir ayette;&lt;br /&gt;“Ey Peygamber, sana vahyedilen kitabı oku, namazı doğru kıl. Çünkü namaz, hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45.)&lt;br /&gt;E-   Namaz kılan güçlüklere direnç gösterir:&lt;br /&gt;Namaz güçlüklere direnç göstermede insanın en büyük yardımcısıdır. Nitekim Yüce Allah;&lt;br /&gt;“Ey inananlar; sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurmuştur. (Bakara 153)&lt;br /&gt;F-    Kusurların bağışlanmasına vesile olur:&lt;br /&gt; Namaz müminlerin kusurlarına kefaret ve Allahın mağfiretine vesile olur. Peygamberimiz s.a.v şöyle&lt;br /&gt;Buyurmuştur “Beş vakit namaz ve Cuma namazı, diğer Cuma namazına kadar, Ramazan diğer Ramazana kadar, büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, aralarında işlenen küçük günahlarına kefarettir.” (Müslim sahil-tahare 3/16. I. 209. Ahmed b. Hanbel-Müsned II. 229)&lt;br /&gt;“Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdestini güzelce alır, beş vakit namazını vaktinde kılar, rükuunu, secdesini ve huşuunu tam yaparsa, bu kimseye Allah’ın onu bağışlayacağına (ve cennete koyacağına) dair sözü vardır. Namazlarını kılmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar) dilerse ona azap eder.” (Ebu Davud- Sünen-salat 2/9 (I, 295-296)&lt;br /&gt;G-   Beş vakit namazını kılan kimse, kibir ve gururdan kurtulur:&lt;br /&gt;Alnını secdeye koyan kimse, kul ve yaratılmış olduğunun farkına varır. Dinin haram kıldığı kibir ve gururu terk eder. Allah rızası için iş yapmaya alışır. Allah rızası için çalışanların yanında yer almayı kendine bir görev kabul eder.&lt;br /&gt;H-   Namaz Allah’ın bize verdiği sayısız nimetlere karşı bir şükürdür.&lt;br /&gt;Namaza belki en az muhtaç olan kimse Allah’ın Resulu olduğu halde O ayakları şişene kadar namaz kılardı. Çünkü aynı zamanda namazı en iyi anlayan da yine Allah’ın Resulu idi.&lt;br /&gt;Hz. Aişe annemiz O’na bir seferinde acıyarak; “Ey Allah’ın Resulu Allah senin geçmiş, gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor. Öyleyse kendini bunca yormak niye?” diye sormuş.&lt;br /&gt;O da; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermiştir.&lt;br /&gt;Öyleyse bu hadis üzerinde şöyle bir düşünelim:&lt;br /&gt;Bir peygamber Allah’a şükretmek için ayakları şişinceye kadar namaz kılıyorsa, bir insan olarak bizlerin de, Yüce Yaratıcının sonsuz nimetlerine karşı teşekkür etmemiz gerekmez mi? İşte insan da; namaz yoluyla, bu şükran borcunu ödemeye, nimetlerini nezih bir dille yâd ederek kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmış olur.&lt;br /&gt;I-     Vakitleri düzene koyar:&lt;br /&gt;Namazların ayet ve hadislerde bildirilen vakitlerde kılınması Allah nezdinde kabul edilmesi için şarttır. Bir müslümanın günde beş vaktini planlaması ve namazlarını vaktinde edaya devam etmesi, otomatik olarak hayatın diğer kısımlarını ve namaz aralarındaki diğer işlerini de planlaması anlamına gelir.&lt;br /&gt;Bu ise gerek uhrevi olsun, gerekse dünyevi olsun, bütün işlerin en iyi şekilde planlanması neticesini doğurur.&lt;br /&gt;J-    İlahi murakebe altında olduğunun farkında olur.&lt;br /&gt;Peygamberimiz (s.a.v)“Gece ve gündüz melekler sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilahi huzura çıkarlar. Rab’leri onlara ‘-onları en iyi bir şekilde bildiği halde –kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler ‘onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk cevabını verirler”; demiştir. (Buhari-Mevakıt 16. I. 139)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NAMAZI HUŞU İÇİNDE KILMAK:&lt;br /&gt;Namazın bütün iyi etkilerini kazanmak için önemli bir şartta namazı huşu içinde kılmaktır. Bu yüzden Allah, kurtuluşa erecekler içerisinde öncelikle namazlarını huşu içinde kılanları sayar.&lt;br /&gt;“Müminler, elbette kurtulacaklardır. Onlar da namazlarında huşulu dururlar, boş şeylerden yüz çevirirler, zekatlarını verirler, ırzlarını korurlar.” (Müminun 28/1-9)&lt;br /&gt;Namazını huşu içinde eda eden ve namazı, hayatına hakim kılan mümin, Kur’an’da doğru yolu bulan ve kurtuluşa eren kimseler olarak ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;Namaz, irade, akıl, duygu ve bunun sonucu olarak iman sahibi bir kişi için, istemeye istemeye yerine getirmek zorunda kaldığı bir külfet değil; tam tersine, tıpkı bir aşığın maşukuna karşı duygularını anlatmak için can atması gibi zevkle ve büyük bir arzuyla yerine getirmek isteyeceği bir ibadettir. İman kalbine yerleşmiş ve gerçek mü’min niteliğini kazanmış müslümana namaz kılmak ağır ve zor gelmez.&lt;br /&gt;“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara 2/45)&lt;br /&gt;Yüce Allah; Kur’an’da namazı üşene üşene kılmayı ve terketmeyi münafık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiştir.&lt;br /&gt;“Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah’da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar” (Nisa 4/142)&lt;br /&gt;Namazı huşu içinde kılmak; farz, vacip, sünnet ve adabına uyarak Allah’ı görüyormuş gibi ihlasla kılmaktır.&lt;br /&gt;Fıkıh ve ilmihal kitaplarında namazın kılınış şekli, farzları, vacipleri, sünnetleri ve adabı detaylarıyla birlikte anlatılmaktadır. (Bakınız; İlmihal-namaz-T.D.V. yay; İlmihal-namaz-D.İ.B yay; Büyük İslam İlmihali- Ömer Nasuhi Bilmen)Müslüman olan bir kimse öncelikle ilmihal kitaplarından bunları en iyi şekilde öğrenmeli ve ta’dil-i erkana uygun olarak namazını kılmalıdır.&lt;br /&gt;NAMAZIN CEMAATLE KILINMASI&lt;br /&gt;Müslüman olan bir kimse mümkün olduğu kadar  namazını cemaatle kılmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v):“Cemaatle kılınan namaz ayrı kılınan namazdan yirmi yedi derece üstündür” buyurmuştur. (Buhari-ezan 30 I, 158)Bu hadise göre cemaat halinde kılınan namazın, yalnız kılınan namaza nazaran 27 kat daha fazla sevabı vardır. Bu nisbet bir ölçüdür. Diğer hayırlı hizmetlerin ve ibadetlerin de birlik ve beraberlik halinde yapılmasının aynı şekilde kat kat fazlasıyla sevab kazandıracağına işarettir.&lt;br /&gt;Öyleyse günde beş vakit Allah’ın huzuruna çıkan ve Allah’a tam olarak teslim olan her müslümanın da, tıpkı cemaatle namaz kılar gibi hak dava etrafında birleşmesi, bütünleşmesi gerekir. Ülkemizde ve dünyada Müslümanlara yapılan haksızlık ve zulümlere karşı duyarlı olmalı, hakkı tavsiye edenlerin yanında yer almalıdır. Peygamber Efendimiz, hayatı boyunca cemaate imamlık yapmış, vefatına yakın hastalandığında ise Hz. Ebu Bekir’i cemaate namaz kıldırmak için görevlendirmiş ve kendisi de cemaate katılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NAMAZ KILMAMANIN HÜKMÜ:&lt;br /&gt;Bir müminin namazını kılmaması düşünülemez. Çünkü beş vakit namazı kılmamak Allah’a isyan etmektir, büyük günahtır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde namazlarını kılmayan kimselerin cezalarını çekeceklerini bildirmektedir.&lt;br /&gt;“Onlardan (Peygamber ve Salih kimselerden) sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular. Bunlar cehennemin gayyasına atılacaklardır.” Meryem (19/59)&lt;br /&gt;İbnü Abbas ve İbnü Mesud ayette geçen “gayya” kelimesinin cehennemde bir vadinin ismi olduğunu söylemişlerdir.&lt;br /&gt;Bu ayet; nefsine, şehvetlerine, iş, güç ve dünya meşgalesine, oyun ve eğlenceye dalıp namazlarını kılmayanların cehennemde cezalarını çekeceklerini bildirmektedir. Çünkü dinin direği, müminin miracı olan namazı kılmayan bir insan dini görevlerinde de gevşektir. Günah bataklığına dalmış ve nefsine zulmetmiş demektir.&lt;br /&gt;Namazı kılmayan bir kimse eğer namazın farz olduğuna inanmadığı ve önemsemediği için kılmıyorsa o kimse mümin değildir. Çünkü Allah’ın kesin emrine inanmamaktadır. Farz oluşuna ve önemine inandığı halde tembelliği, ihmalkârlığı ve meşguliyeti sebebiyle, şer’i bir özrü olmadan namazını kılmayan kimse büyük günaha girmiş olur. Aşağıda zikrettiğimiz bazı hadislerin ifade ettiği mana budur.&lt;br /&gt;“Kim ikindi namazını terk ederse ameli boşa gider.” (Buhari, Mevakud 15, I, 138)&lt;br /&gt;“Namazı kasten terk etmeyin. Kim kasten namazı terk ederse Allah’ın ve Resulunun zimmetinden berî olur.” (Ahmed IV. 421)&lt;br /&gt;“Peygamberimiz (s.a.v) birgün namazdan söz etmiş ve şöyle demiştir:&lt;br /&gt;“Kim namazına devam ederse bu namaz kıyamet gününde onun için (karanlığa karşı) nur, (doğruluğuna) delil ve azaptan kurtuluşu olur. Kim namazına devam etmezse, onun nuru, delili ve kurtuluşu olmaz. O kimse kıyamet gününde, Karun, Firavun, Haman ve Ubey İbn-ü Half ile beraber olur.” Ahmed II 169.&lt;br /&gt;İslam âlimleri; “bu hadislerdeki ifadelerin bu kadar ağır olmasını, müminleri namazı terk etmekten sakındırmayı amaçladığı içindir” diyerek açıklamışlardır.&lt;br /&gt;İnkar, şirk, nifak, tekzip (ayetleri yalanlama) hariç diğer büyük günahları işleyen kimse kâfir ve münafık olmaz, imandan çıkmaz. Bu kimse tövbe etmeden ölürse işi Allah’a kalır. Allah dilerse affeder, dilerse suçu nispetinde cezalandırır. Sonra da imanı sebebiyle cennete koyar.&lt;br /&gt;Namazlarını kılmayan kimseler, diğer günahlardan da korunamazlar. İşlediği günahlar kalbini karartır ve dinden soğumalarına sebep olabilir. Bu sebeple mümin beş vakit namazını ihlaslı ve devamlı olarak kılması gerekir.&lt;br /&gt;Yüce Allah namazlarını kılanlara ise, merhamet, bağış ve tükenmez rızık, cennet ve kendi rızasını vaat etmiş, namaz kılan müminlerin müjdelenmesini istemiştir. Çünkü namaz, müminin hayatına çeki düzen verir; onu her türlü çirkinliklerden, haram ve yasakları işlemekten men eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇ:&lt;br /&gt;İnsanın yaratılış gayesi olan “ibadet” görevini yerine getirebilmesi için her şeyden önce iman etmesi, Allah ve Peygamberine itaat etmesi ve özellikle ibadetlerin başı olan beş vakit namazı vaktinde ve huşu içinde kılması gerekir. Bu Allah’ın kesin emridir. Allah’ın bu emrine uyup namazını kılan O’nun rızasını ve cennetini kazanır; uymayan ise O’na isyan etmiş, büyük günaha girmiş, nefsine zulmetmiş ve kendisini ilahi cezaya maruz bırakmış olur.&lt;br /&gt;                       &lt;br /&gt;IV. Konu İle İlgili  Bazı Ayet ve Hadisler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;يَا  اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ&lt;br /&gt;“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/kuran/result.asp?ayet=&amp;amp;page_id=&amp;amp;kuran_id=2&amp;amp;ayet_no=153&amp;amp;Arama=Tamam##"&gt;”[1]&lt;/a&gt;İman kalbine yerleşmiş ve gerçek mü’min niteliğini kazanmış bir müslümana namaz kılmak ağır ve zor gelmez&lt;br /&gt;“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;Mümin, namazlarına müdavimdir. Namazlarını zevkle ve isteyerek kılar.&lt;br /&gt;“Ancak, namaz kılanlar başka. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir. .”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Yüce Allah, Kur’ân’da, namazı üşene üşene kılmayı  ve terk etmeyi münafık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiştir.&lt;br /&gt;“Münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Rasûlü’nü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Yoksula yedirmezdik.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;Yüce Allah, namaz kılanlara mükafatlarını bir çok Ayet-i Kerime’de ifade buyurmuşlardır: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;“Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;“Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. “Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; (Ayrıca bkz. Nisa, 4/162; Tevbe, 9/72; Hac,22/34-35; Neml, 27/2-3.)Namaz, mü’minin hayatına çeki düzen verir; onu her türü çirkinliklerden, haram ve yasakları işlemekten men eder.“(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Namazın İnsana Kazandırdıkları:&lt;br /&gt;Bunlardan bazılarını zikretmek istiyoruz: Namaz kılan kimse maddî ve manevî kirlerden temizlenir. Peygamberimiz (a.s.), beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir:&lt;br /&gt;عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ أَرَأَيْتُمْ لَوْ أَنَّ نَهَرًا بِبَابِ أَحَدِكُمْ، يَغْتَسِلُ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسًا، مَا تَقُولُ ذَلِكَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ ‏"‏‏.‏ قَالُوا لاَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ شَيْئًا‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَذَلِكَ مِثْلُ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسِ، يَمْحُو اللَّهُ بِهَا الْخَطَايَا ‏"‏‏.‏&lt;br /&gt;“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa yıkansa bu kimsede hiç kir bırakır mı? (Sahabenin):“Hayır  hiç bir kir bırakmaz’ diye cevap vermeleri üzerine Peygamberimiz:&lt;br /&gt;“İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;. Buyurdular.&lt;br /&gt;Namaz kılan kimse, Rabbi ile ve meleklerle beraber olduğunu bilir.Bu konuda Peygamberimiz (a.s.)’ın şu hadisi oldukça dikkat çekicidir:&lt;br /&gt;عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ يَتَعَاقَبُونَ فِيكُمْ مَلاَئِكَةٌ بِاللَّيْلِ وَمَلاَئِكَةٌ بِالنَّهَارِ، وَيَجْتَمِعُونَ فِي صَلاَةِ الْفَجْرِ وَصَلاَةِ الْعَصْرِ، ثُمَّ يَعْرُجُ الَّذِينَ بَاتُوا فِيكُمْ، فَيَسْأَلُهُمْ وَهْوَ أَعْلَمُ بِهِمْ كَيْفَ تَرَكْتُمْ عِبَادِي فَيَقُولُونَ تَرَكْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ، وَأَتَيْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ ‏"‏‏.‏&lt;br /&gt;“Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhî huzura çıkarlar. Rab’leri onlara, “-onları en iyi bir şekilde bildiği halde- kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler, “Onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk.” cevabını verirler”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Namaz müminlerin kusurlarına keffâret ve Allah'ın mağfiretine vesile olur.&lt;br /&gt;Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَقُولُ ‏"‏ الصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ وَالْجُمُعَةُ إِلَى الْجُمُعَةِ وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانَ مُكَفِّرَاتٌ مَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اجْتَنَبَ الْكَبَائِرَ ‏"‏ ‏.&lt;br /&gt;     “Beş vakit namaz ve Cuma  namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan, diğer Ramazana kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen küçük günahlara  keffarettirler”,&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الصُّنَابِحِيِّ، فَقَالَ عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ خَمْسُ صَلَوَاتٍ افْتَرَضَهُنَّ اللَّهُ تَعَالَى مَنْ أَحْسَنَ وُضُوءَهُنَّ وَصَلاَّهُنَّ لِوَقْتِهِنَّ وَأَتَمَّ رُكُوعَهُنَّ وَخُشُوعَهُنَّ كَانَ لَهُ عَلَى اللَّهِ عَهْدٌ أَنْ يَغْفِرَ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَفْعَلْ فَلَيْسَ لَهُ عَلَى اللَّهِ عَهْدٌ إِنْ شَاءَ غَفَرَ لَهُ وَإِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ ‏"‏ ‏.‏&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar, rükûunu, ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye  Allah’ın onu bağışlayacağı (ve cennete koyacağına) dair ahdi (sözü) vardır. Böyle yapmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar), dilerse ona azap eder.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;V. Yararlanılabilecek Bazı Kaynaklar&lt;br /&gt;1- İlmihal, Namaz, I/217-378, T.D.V. yay. Ankara-2004&lt;br /&gt;2- İlmihal, Namaz, D.İ.B. yay.&lt;br /&gt;3- Büyük İslam İlmihali, Namaz, Ö Nasuhi BİLMEN&lt;br /&gt;4- İsmail Karagöz'ün Namazların Kısaltılarak ve Birleştirilerek Kılınması Seferilik ve Hükümleri,  Hakses, Yay. Ankara,&lt;br /&gt;5-  Namazları Dosdoğru Kılabilmek (Diyanet Aylık Dergisi, Mayıs, 2003&lt;br /&gt;6-  Mukayeseli İbadetler İlmihali, Vecdi AKYÜZ&lt;br /&gt;                                                                      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bakara, 2/153&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bakara, 2/45&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Me’aric, 70/22-23&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Nisa, 4/142&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Tevbe, 9/54&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Müddessir, 74/43&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Tevbe, 9/71&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Enfal, 8/3-4&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ra’d, 13/22-24; Mü’minun, 23/1-2,9-11&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Ankebut, 29/45&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Buhârî, Sahih, Mevâkîtu’s-Salâti, 9/ 6. ( I, 134.)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Buhârî, Mevâkît, 9/16. (I, 139.)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Müslim, Sahih,Tahâre, 3/16. (I, 209.);  Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 229.                           &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Sünen, Salat, 2/9. (I, 295-296.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-8759583466502024875?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8759583466502024875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/8759583466502024875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/namazin-nemi-ve-hikmeti.html' title='NAMAZIN ÖNEMİ VE HİKMETİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-5888833696260407752</id><published>2008-10-22T21:02:00.002+03:00</published><updated>2008-10-22T21:05:43.013+03:00</updated><title type='text'>İSLAM VE TEMİZLİK</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İSLAM ve TEMİZLİK (Taharet)&lt;br /&gt;Allah (cc) buyuruyor:&lt;br /&gt;“ Allah şüphesiz çokça tevbe edenleri ve çok çok temizlenenleri sever.” (Bakara 222)&lt;br /&gt;Efendimiz (sav)e ikinci vahy uykudayken gelmişti.&lt;br /&gt;“ Ey örtüsüne bürünmüş yatan! Kalk ve uyan! Elbiseni temizle!”&lt;br /&gt;Demek İslam’ın “Oku” dan sonra ikinci emri “Temizlen” dir. Ayetin tebliği emreden manası ayrı olmakla beraber tebliğciye işaret edilmektedir. Resulullah (sav) buyuruyor:&lt;br /&gt;“ Temizlik imanın yarısıdır” ( Müslim, Taharet,1)&lt;br /&gt;Yine Efendimiz (sav) den “Allah temizdir, temizliği sever” ( Tirmizi, edeb,41) diye nakledilmiştir.&lt;br /&gt;Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur. (İmam Gazali) İslam bir temizlik ve su medeniyetidir. Allah Resulü (sav) “tuvalet” in ne olduğunu bilmeyen ortalık yere bevlediveren cahil insanlara tuvalet temizliğini ve adabını öğretmiştir. Bedenini, evini temiz tutmayı öğretmiştir. Ötesi temizlik namaz kılmak için, kuran okumak için Kabe’yi tavaf için şarttır. Temiz olmayan insan ibadet edemez. Bundan ötürü de her an temiz olmak durumundadır.&lt;br /&gt;Su Kur’an’da hayat verici olarak övülmüştür. Resulullah (sav) suyun temizleyiciliği ve Allah’ın su üzerindeki mucizevi yaratışını bize göstermiştir. Fuzuli “su” üzerine kaside yazmıştır. Yağmur yağması bizde “Allah’ın Rahmeti” olarak nitelendirilmiştir. Enfal süresinde “Allah (cc) mü’minlere rahmet olarak gökten su indirdi” diye buyurur. Mevlana su hakkında şöyle der.&lt;br /&gt;“ Suyun yüzlerce kerem ve ihtişamı vardır ki kirlileri kabul eder ve kirleri temizler vesselam”&lt;br /&gt;Suyu örnek almalıdır bu konuda. Ayıpları gidermek, kirlerden gönülleri arındırmakta su gibi olmalıdır.&lt;br /&gt;Sonuçta su temizliği temsil eder. Bizim medeniyetimizde, mimarimizde stemizliği eserleri vardır. Hamamlar ilk bizde yapılmıştır. Tuvaletler ilk bizde inşa edilmiştir. “İbrik” İslam’ı temsil eden bir kaptır ve başka dinlerin mensuplarında yoktur böyle bir şey. İbrikle abdest alınır, gusül edilir. Hem maddi, hem manevi temizliğin temsilcisidir. İbrik ve gümüş ibrikler sedef kaplamalı ibrikler, bakır el yapımı işlemeli ibrikler bizim Müslümanlığımızı ve temizliğimizi haykıran birer alettir. Su sebilleri, çeşmeler bizim şehirlerimizin süsüdür.&lt;br /&gt;Temizlik hem kişisel hem de toplumsal manada farz olduğundan şehirlerimiz tertemiz olur bizim. Efendimiz (sav) ” Allah güzeldir, güzeli sever, temizdir, temizliği sever, kerem sahibidir keremi sever, cömerttir cömertliği sever, çevrenizi temiz tutunuz, Yahudilere benzemeyiniz” buyurmuştur. ( Tirmizi, Edeb 41)&lt;br /&gt;Dağımızı, ormanımızı, evinizi, sokağınızı, şehrinizi….&lt;br /&gt;İnsanın kendini temiz tutması bile kul hakkıyla ilişkilidir. Toplumun sağlık ve mutluluğu için: “Allah her Müslüman üzerindeki hakkı (en az) 7 günde bir yıkanması, başını ve bedenini yıkamasıdır. Efendimiz (sav) “Ümmetime zor gelmeseydi her namazla misvak emrederdim” Ve bir adam misvak kullanmadan mescide geldiği için uyarır. Efendimiz (sav) “Nasıl çıktın insan içine dişlerinin arasından et parçaları görünüyorken” diye!&lt;br /&gt;Temizlik maddi ve manevi temizlik olarak ayrılsa da ikisi bir bütündür. İnsan abdest alırken hem bedeni kirlerden temizlenir hem günahlardan arındırır, hem de kalben Allah’a yakınlık verir.&lt;br /&gt;Abdest, gusül yerine göre farz, yerine göre vacib, yerine göre sünnet olan ibadetlerdir.Bunun yanı sıra günlük hayatta beden temizliği, elbise temizliği, evin ,sokağın, suyun temizliği de emredilmiştir.&lt;br /&gt;Efendimiz (sav)- Uykudan uyanınca elleri yıkamayı emreder&lt;br /&gt;- Yemekten önce ve sonra&lt;br /&gt;- Tuvaletten çıkınca&lt;br /&gt;- Herhangi bir iş ve alışverişten sonra&lt;br /&gt;- Dışardan eve gelince&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) “Dişlerini temizlemeyenleri” uyarmıştır. Yine Efendimiz (sav)&lt;br /&gt;- Banyo yapmayı&lt;br /&gt;- Temiz elbiselerle sokağa çıkmayı&lt;br /&gt;- Mescitleri temiz tutmayı&lt;br /&gt;- Sokağa çöp atmamayı&lt;br /&gt;“Yoldan eziyet veren şeyi kaldırmak, imanın şubelerinden en sonuncusudur”&lt;br /&gt;Yollara bevletmeyi yasaklamıştır.&lt;br /&gt;Şimdi Müslümanlar ne durumdadır. İnsanlık ise ayrı bir pislik içinde, denizler kirlenmiş, hava kirlenmiş, akarsular bile pislenmiş. Yan yana namaz kılan mü’minler saflarını sık tutmaz, çünkü ter kokusu bayıltır olmuş. Ağız kokusundan dolayı bir mümin diğerinin yüzüne bakarak dinlemiyor. Nereye gitmiş bizim temizlik medeniyetimiz?&lt;br /&gt;İmamı Gazali derki; temizliğin dört derecesi vardır:&lt;br /&gt;Kalbin Allah’dan başka her şeyden arınmış olmasıdır. “Allah de ve onları bırak”( En’am 91) “Lailaheillallah” ın manası kalpten Allah’tan gayrısını kovmaktır. Bu manevi temizliğin en üstün noktasıdır. Sıddıkilerin imanıdır. İman- temizlik ilişkisinin en üstün derecesidir.&lt;br /&gt;Kalbini, hased, riya, kibir, hırs, düşmanlık, kendini beğenmek,vb…kötü sıfatlardan arındırmaktır ki kalb bundan sonra tevazu, kanaat, tevbe, sabır, korku ve ümit gibi güzel sıfatlarla süslenebilsin. Bu da muttakilerin iman derecesidir.&lt;br /&gt;Beden azalarının gıybet, yalan, haram yemek, hiyanet, namahreme bakmak ve bunun gibi günahlardan temizlenmesidir. Böylece azalar itaatle süslenmiş olur. Bu da abidlerin iman derecesidir.&lt;br /&gt;Beden ve elbisenin her türlü necasetten temizlenmesidir. Ancak böyle namazla insan ziynetlenebilir. Bu da bütün Müslümanların iman derecesidir. Demek iman edene temizlik farzdır.&lt;br /&gt;Her ne kadar Gazali temizliği dört mertebeye ayırmış, çoğunlukla da maddi temizlik, manevi temizlik şeklinde ifade edilmesi adet olmuşsa da aslında bunların hepsi bir bütündür. Mesela insan abdest almakla hem bedenini temizler, hem de ondan günah kirleri temizlenir. Hem kalbinden kötü huylar uzaklaşır, hem de kalbi Allah (cc) zikriyle dolar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABDEST&lt;br /&gt;Allah (cc) buyuruyor:&lt;br /&gt;“ Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda yüzünüzü yıkayın. Ellerinizi dirseklere kadar yıkayın. Başınızı meshedin ve ayaklarınızı yıkayın.” Maide,6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdestin Fazilet ve Hikmetleri&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) buyurmuştur ki:&lt;br /&gt;- Ey insanlar! Bir kimsenin evinin önünden bir nehir aksa, insan da bunun içine günde beş defa girip çıksa onda kirden eser kalır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır! Ya Resulullah! Dedi. İnsanlar.&lt;br /&gt;- “Öyleyse günde beş defa abdest alan bir insanda da günahlardan eser kalmaz.&lt;br /&gt;İnsanı hem maddi kirlerden hem de günahlardan temizleyen abdest namazın şartlarından olmakla beraber farzdır. Çok faziletli bir ibadettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendimiz (sav) buyuruyor:&lt;br /&gt;“ Bir Müslüman abdest alıp yüzünü yıkadığında yüzüne ait bütün günahları, ellerini ve ayaklarını yıkadığında ellerine ve ayaklarına ait bütün günahları suyun damlalarıyla beraber çıkar gider. Hatta tırnak ve kirpiklerinde günahından eser kalmaz” ( Müslim, Taharet,32; Tirmizi,Taharet)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana diyor ki:&lt;br /&gt;“Yüzünü yıkamayan, yani abdest alıp da namaz kılmayan cennete girip de huri yüzü göremez”&lt;br /&gt;“Kulluk etmeyen, abdest alıp yüzünü yıkamayan, yalnız lokma arayanın lokması cennet cehennem lokmasıdır.”&lt;br /&gt;Abdest alırken her uzvun yıkanmasında ve meshinde dua için ayrı ayrı eserler varid olmuştur.:&lt;br /&gt;Burnuna verdiğin vakit, Gani olan Allah’tan cennet kokusu iste.Taki o koku seni cennet tarafına çeksin. Çünkü gül kokusu gül bahçesine delil olur.&lt;br /&gt;Taharetlendiğin vakit duan; “ Ya Rabbi beni bundan temizle” olmalıdır.&lt;br /&gt;“İlahi benim elim buraya yetişti, yıkadı; lakin canımı yıkamak hususunda elim acizdir.”&lt;br /&gt;“ İlahi ben derimi hadesten yıkadım sen de bu dostunu dünya kirlerinden temizle! “&lt;br /&gt;“Zahiri necaset su ile gider, fakat Batıni necaset (isyan, günah, sefahat,..) su ile temizlenmez.&lt;br /&gt;Batıni necaset peyda olunca onu gözyaşından başka bir şeyle yıkanması ve temizlenmesi mümkün değildir. ( tevbe, pişmanlık, gözyaşı)&lt;br /&gt;Abdullah Aydın Hoca Nurul İzah tercümesinde abdestin hikmetleri hakkında şöyle der?&lt;br /&gt;Yıkanması emredilen birinci aza yüzdür. Yüzde ağız (dil) burun, kulak, gözler var. Ve günahlar öncelikle bu azalarla işlenir. Gözler harama bakar , kulak haram dinler, dil gıybet eder, yalan söyle, iftira eder, Zihin düşünür, niyet eder vb…. Bunları yıkarken bunlarla işlenen günahlara tevbe edilmelidir.&lt;br /&gt;Kollar niyet edilen günahın işlenmesinde birer alet olarak kullanılır.&lt;br /&gt;Başı meshetme, ( yıkanmayı temsilen) baş insanın yöneticisi olan beyni taşır. Ve beyin de her hayrı ve her şerri bize işleten başı meshetmekle onunla arınmamızı istemektedir.&lt;br /&gt;Ayaklar da günahların işlenmesinde birer alettir ve bu azalar açıkça bulunduğunda çok kirlenirler. Bunları temizlemek, sağlımız için çok önemlidir. Ayrıca bunlarla işlenen günahlardan tövbekar olmakta.&lt;br /&gt;Abdestin Adabı:&lt;br /&gt;· Niyet&lt;br /&gt;· Besmele&lt;br /&gt;· Abdest azalarını üç kere yıkamak&lt;br /&gt;· Misvak, fırça&lt;br /&gt;· Sakalı hilallemek&lt;br /&gt;· El ve Ayak parmaklarının arasını hilallemek&lt;br /&gt;· Parmaktaki yüzüğü oynatmak&lt;br /&gt;· Başın tamamını mesh&lt;br /&gt;· Boynu ve kulakları mesh&lt;br /&gt;· Sıraya riayet, ara vermeden konuşma, gülme olmadan mümkünse kıbleye doğru şehadet getirerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdesti Bozan Şeyler&lt;br /&gt;· İdrar, dışkı, meni,mezi, kan gibi necaset, yellenmek.&lt;br /&gt;· Ağız dolusu kusmak&lt;br /&gt;· Bayılma şeklinde sarhoşluk, uyku&lt;br /&gt;· Namazda gülme&lt;br /&gt;· Cinsi münasebet&lt;br /&gt;· Aşırı dokunma, şehvet uyanacak kadar ..&lt;br /&gt;· Teyemmüm , su bulunca abdest bozulur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gusül&lt;br /&gt;“ Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin” (Maide,6)&lt;br /&gt;Guslün Adabı:&lt;br /&gt;Besmele ve dua etmek&lt;br /&gt;Abdest almak ( kulak delikleri, ağız göbek arası iyice yıkanacak…)&lt;br /&gt;Peştamal sarınmak&lt;br /&gt;Az su ile&lt;br /&gt;Ayakların en son yıkanması&lt;br /&gt;Çıkınca nafile 2 rekat namaz kılınması&lt;br /&gt;Su bulunamazsa teyemmüm edilir.&lt;br /&gt;Gusül kime farzdır: Hayız ve nifastan sonra , cünüplükten sonra .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlara Mahsus Haller&lt;br /&gt;Hayız:&lt;br /&gt;Adet kanaması rahmin iç zarının sıyrılması, dökülmesi, bu sebeple de rahmin kanamasıdır. Bu olay çocuk dünyaya getirmek için doğal, fıtri bir olaydır.&lt;br /&gt;Tarihte adet kanaması yanlış anlaşımlı, kadın pis kabul edilmiştir. İslam bunu açıklığa kavuşturmuş, kadının özellikle, mü’min kadının bu olaydan dolayı pis olamayacağı vurgulanmıştır. Bu konuyla ilgili fıkhi hükümler belirtilmiştir.&lt;br /&gt;Hayızdan meydana gelen kirlilik hali hükmü kirliliktir. Gerçekte kadın temizdir sadece akan kan kirlidir.&lt;br /&gt;Bakara 222 ayetinde; hayız halinin bir hastalık hali olduğu bildirilmiş, cinsi münasebet yasaklanarak kadın hem eziyetten, hem de birçok hastalıklardan korunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayızın Süresi&lt;br /&gt;En az 3, en çok 10 gündür. İki ibadet arasındaki temizlik günleri 15 gün, bu süreler şaşarsa özür olur. (her vakit için abdest alarak), cinsi münasebette bulunabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayızlı Kadın;&lt;br /&gt;· Hayızlı kadın namaz kılamazsonra da kaza etmez&lt;br /&gt;· Oruç tutmaz , tutamadığı orucu kaza eder&lt;br /&gt;· Mescide giremez (cünüpler de)&lt;br /&gt;· Kuran okuma (cünüpler de)&lt;br /&gt;· Dua maksadıyla sadece zikr ve dua yapar.&lt;br /&gt;· Kur’an’a el süremez&lt;br /&gt;· Kabe’yi tavaf edemez ( Hac günleri sınırlı olduğu için ederse ceza kurbanı keser)&lt;br /&gt;· Temizliğe dikkat etmeli, sık sık yıkanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nifas&lt;br /&gt;Doğumdan sonraki kanamadır. En uzun süresi 40 gündür. 60 güne kadar uzayabilir. Dinen nifaslı da hayızlı gibidir.&lt;br /&gt;· Kanama bitince en az bir en fazla üç namaz vakti beklenir ve gusül alınır ve kanama olmayan vakitlerindeki namazlarını kaza eder.&lt;br /&gt;· Kesin süresi belli olan beklemeden hemen gusül alır.&lt;br /&gt;· Namaz kılacak kadar vakti olduğu halde vakit namazını kılmamış, vakit çıkmadan adet görmüşse o namazı da kaza eder.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-5888833696260407752?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5888833696260407752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/5888833696260407752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/10/islam-ve-temizlik.html' title='İSLAM VE TEMİZLİK'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-6535489821206379546</id><published>2008-08-04T10:34:00.002+03:00</published><updated>2008-08-25T23:29:28.464+03:00</updated><title type='text'>Evliliği Sarsan Davranışlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;EVLİLİĞİ SARSAN YANLIŞLAR&lt;br /&gt;1. ESININ KISILIGINE VE AİLESİNE KARSI AGIR ELESTIRIDE BULUNMA&lt;br /&gt;Esinin kisiligini kucuk dusurucu, onur kirici sozler sarf etmek sevgiyi zedeler. "Sen hep boylesin, hep beceriksizsin." suclamalarina sitemkar ve biraz da hakaret iceren "Hep kendi bildigini okudun. Beni dinlemedin." sozleri suclayici elestirilerdir. Senin ailen şöyle böyle gibi eleştirilerde bulunmak.&lt;br /&gt;2. ISI YOKUSA SURME&lt;br /&gt;Gunun birinde eslerden birinde olumlu bir degisIklik olmustur veya gittikleri doktor dinlenilmis ve kisi olumsuz bir davranisindan vazgecmistir. Diger es "On yildir sana soyledim; ama beni dinlemedin, baskasi deyince daha mi kiymetli oluyor?" bicimindeki konusmalar esi uzen ve geriye dondurebilecek tarzdadir.&lt;br /&gt;3. GECMISI HATIRLATMA&lt;br /&gt;Evlilik hayati boyunca insanlarin olumsuz hatiralari olmustur. Kavgalar, tartismalar, atismalar ya da unutulan anlar, yapilan yanlis davranislar olagelmistir. Evlilik hayati boyunca bu kotu hatiralarin esler tarafindan tekrar tekrar isitilarak ortaya konulmasi iliskileri zedeler.&lt;br /&gt;4. GENELLEMEDE BULUNMA&lt;br /&gt;Esinize bir kalip bicerek o kaliba sokan ifadeler kullanmak, onu kotu bir fiille damgalamak da buyuk hatalardan biridir. "Ben senin icin degistim, sen benim icin hicbir seyden vazgecmedin. Cok bencilsin..." sozleri evliligi yipratir.&lt;br /&gt;5. ESININ AKLINI OKUMA&lt;br /&gt;Ciftler arasinda diyalog tek tarafli olmaya basladiginda esler birbirlerine mesafe koymaya baslarlar. Surekli ignelemeler, kavgalar, atismalar artik kadin ve erkegi kendi dunyasina itmistir. Erkek de kadin da kendi dunyasinda esiyle konusmaya baslar. Kafalarinda kurduklari seyler zaman zaman birbirlerinin hareketlerine yorumlar cikarmaya neden olur. "Senin ne demek istedigini biliyorum. Ben senin bakisindan anlarim." gibi sozlerle esinin mimik ve hareketlerinden anlamlar cikarilmaya baslanilir.&lt;br /&gt;6. KENDINI HEP HAKLI GORME&lt;br /&gt;Hatalar, yanlisliklar iki taraftan da kaynaklandigi halde kim daha hakli, adeta "mahkeme" kuruluyor.&lt;br /&gt;7. KONUSURKEN SOZLERIN KESILMESI VE SES TONUNU YUKSELTMESI&lt;br /&gt;Iletisimde en onemli husus konusan insani sonuna kadar dinlemek, cok gerekliyse aralara girmektir. Dinlemek, anlamak ve kendimizi anlatmamiz gerekiyor. Bunun yolu da saygiyla dinlemek, ses tonunu yukseltmemektir.&lt;br /&gt;8. ESLERDEN BIRININ KENDISINI TERAPIST YERINE KOYMASI&lt;br /&gt;'Senin hasta oldugunu biliyorum, nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayifliklarin var hepsini kesfettim, ne yapman gerektigini soyluyorum, beni dinlesen doktora filan da ihtiyacin olmaz' gibi sozler dogru degildir. Es ne kadar bilgili, tecrubeli olursa olsun kendini doktor yerine koymamalidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-6535489821206379546?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6535489821206379546'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/6535489821206379546'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/08/evlilii-sarsan-davranlar.html' title='Evliliği Sarsan Davranışlar'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-1722898819663450147</id><published>2008-08-04T10:32:00.001+03:00</published><updated>2008-08-04T10:34:27.718+03:00</updated><title type='text'>Dinimize Göre Aile Yapısı ve Karı Koca İlişkileri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dinimize Gore Aile Yapisi ve Kari-Koca Iliskileri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;"Ey insanlar biz, sizi bir erkek ve bir disiden yarattik. Tanisasiniz diye sizi kabile ve halklara ayirdik."&lt;br /&gt;[ Hucurat  13]&lt;br /&gt;"Nefislerinizden sizin icin, kendileriyle sukunete eresiniz diye esler yaratip, aranizda merhamet ve sevgi yaratmis olmasi onun ayetlerindendir. "&lt;br /&gt;[Rum -21]&lt;br /&gt;[Biraz uzun ama lutfen sonuna kadar okuyunuz...]&lt;br /&gt;Islam'da kadin = erkek esitligi&lt;br /&gt;Islam, ser'i teklifleri getirirken, hem kadini hem de erkegi bu tekliflerle mukellef kilmistir. Her ikisinin fiillerine care getiren ser'i hukumleri beyan ederken, kadin ve erkegin birbirine esit olup olmadigini, aralarinda ustunlugun bulunup bulunmadigini dikkate almamistir. Islam, nerede tedaviye muhtac muayyen bir problemi ele almissa, bu problemin erkege veya kadina ait olup olmadigina bakmadan bunu hemen tedaviye baslamistir. Cozum, kadini veya erkegi tedaviye yonelik bir cozum olmaktan ote sadece insanin fiiline, yani vukua gelen probleme ait bir cozum olmustur. Bu nedenle kadin ile erkek arasinda esitlik veya esitsizlik meselelesi soz konusu olmamistir. Islami tesride boyle bir kelime (kadin-erkek esitsizligi/ esitligi) yoktur. Sadece, kadin olsun erkek olsun belirli bir insandan kaynaklanan olaya getirilen ser'i bir hukmun varligi soz konusudur.&lt;br /&gt; Binaenaleyh kadin-erkek esitligi soz konusu edilecek bir mesele olmadigi gibi, ictimai nizamin icerisinde kendisinden soz edilecek bir konu da yoktur. Cunku, kadinin erkege veya erkegin kadina esit olmasi meselesi; ictimai hayatta onemli bir mesele olmadigi gibi, Islami hayatta vukuu muhtemel bir problem de degildir. Bu tip soz ve ifadeler ancak batida var olan ifadelerdir. Muslumanlardan, insan olarak kadinin dogal hakkini cignemis olan ve batiyi taklid eden kimselerin disinda kalanlar da bu ifadeleri kullanmazlar. Ardindan haklari cignenmis, yenmis olan kimseler kadin-erkek esitligini, gasbedilen bu haklari elde edebilmek icin kullanmislardir. Oysa IslÃ¢m'in bu tur terimlerle ilgisi yoktur. Cunku Islam, cemaat ve toplumun birbiriyle kaynasmalarini garanti eden kuvvetli bir temel uzerine ictimai nizamini kurmustur. Allah (c.c.):&lt;br /&gt; "Biz, Adem ogullarini serefli kildik"&lt;br /&gt; diyerek serefli kildigi insanin kerametine layik gercek saadeti hem erkek, hem de kadin icin temin etmistir.Bir kere kadinin ayri bir gorevi, erkeginde ayri bir gorevi ve sorumlulugu vardir.Her ikisi de farkli bir boyut arz ettiginden dolayi esitlik soz konusu olmaz. Farkli boyutlardaki kavramlarin esitliginden bahsedemeyiz. Elma= armut diyemeyiz. Elma &lt;&gt; Armut da...&lt;br /&gt;Kadinin kocasina karsi gorevleri&lt;br /&gt; Kadinin kocasina karsi en buyuk 2 gorevi vardir. Bunlar itaat ve sadakattir.&lt;br /&gt; Itaat:&lt;br /&gt; Koca kotu bir insan bile olsa kadin kocasinin kocalik makamina saygi gostermelidir.Kocasinin izni olmadan nafile oruc bile tutamaz [Ravi: Taberani] hadisinde goruldugu uzere bir kadinin kocasindan izinsiz nafile oruc tutmasinin bile uygun olmadigi anlasilmaktadir. Islam'in kadina verdigi bu itaat sorumlulugu elbette bircok hayra vesiledir. Bu sekilde yuvada bir lider ve bir butunluk olusacak ve birlik-beraberlik bozulmayacaktir. Bati toplumunun kadin-erkek esitligi kavramini uydurmasi ve toplumumuzdaki bazi feminist insanlarin bu kavrami kullanarak bircok cahil kadini erkegine karsi isyankar hale getirmesi, kadin programlari gibi seviyesiz programlarin destegiyle bu durumu toplumsal bir hastalik haline getirmistir.&lt;br /&gt;Sadakat:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadinin sadakatligi denince akla hemen baska erkeklere bakmamasi, erkegini aldatmamasi gelmektedir. Tabi ki bu cirkin davranis kesinlikle yapilmamalidir. Lakin toplumumuzda bu sadakat terimi farkli bir boyutta da yorumlanabilir. Bir kadinin kendisini susleyerek, daha cekici giyinerek, konusarak baska erkeklerin gozlerini kendi ustune cekmesi, onlara hos ve cekici gozukmek icin caba sarfetmesi 'gizli bir aldatma' dir ve bu aldatma alenen aldatma kadar tehlikelidir!&lt;br /&gt; Ben senden ne gordum ki!&lt;br /&gt; Bir kadinin kendisine yillar boyunca kocalik yapmis esine 'Ben senden bunca sene birsey gormedim' ifadesini kullanip, kendisine yapilan yuzlerce iyiligi ve hosgoruyu yok saymasi Allah katinda hic uygun olmayan bir davranistir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)in Mirac'tan donusunde 'Cennet ehlinin  cogunun fakirler ve cocuklar oldugunu, cehennem ehlinin cogunun ise kadinlar ve zenginler oldugunu gordum' hadisinin bir yorumunda kadinlarin cehennemde cogunluk olusturmasinin sebebi olarak kendilerini ifsa ederek baska erkeklerinin nefsi isteklerini celbetmesi ve kocalarina karsi 'ben senden birsey gormedim' demeleri olarak yorumlanmistir.&lt;br /&gt; Islam dininin kadina verdigi onemi ve aile yapisindaki kadinin sorumluluklarina baktigimizda kadin aileyi cekip ceviren ve kuran bir varlik olarak anlatilmistir. Peki toplumumuzda kadinlarimiz gorevlerini bu derece yerine getiriyor mu? Toplumumuzdaki kadinlrimizda bazi yanlis davranislar bulunmaktadir:&lt;br /&gt; Misafirlikten once, sonra ve bircok mekanda dedikodu etmesi, hatta dedikodu amacli toplanip gun yapmalari, dedikodu ve magazin programlarinin muptelalari olmalari, uygun olmayan tarzdaki giyimleriyle baskalarinin kendilerine bakmalarina sebep olmalari, batil inanclarla dolu bir inanc yapisi olup bu inanclarini Islam dinindeymis gibi baska insanlara da anlatmalari, cocuklari yaramazlik yaptiklarinda kafalarina vurarak onlari dovmeleri, evde bos vakitlerini kadinin bilmem nesi gibi sacma sapan programlari seyrederek degerlendirmesi bu yanlis davranislardan bazilaridir.  Bunlarin ne derece dogru oldugunu ancak Allah bilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadinlar hakkinda bazi hadisler:&lt;br /&gt; Kadin, kocasinin yatagindan uzaklasarak gecelerse donunceye kadar melekler ona lanet eder.&lt;br /&gt;Ravi: Hz. Ebu Hureyre (r.a.)&lt;br /&gt; Rabbina itaat edip, kocasinin hakkini odeyen, ona nefsi ve mali hususunda hiyanet etmeyen kadinla sehid arasinda, Cennette bir derece fark kalir. Kocasi guzel ahlakli ve mu'min ise Cennette de onun kocasi olur. Degilse, Allah (z.c.hz) onu bir sehidle evlendirir.&lt;br /&gt;Ravi: Hz. Meymune (r.a.)&lt;br /&gt; Eger ben Allahâ tan baksa birkimseye secde edilmesini emretseydim, kadinin kocasina secde etmesini emrederdim&lt;br /&gt;Ravi: Tirmizi (r.a.)&lt;br /&gt; Kocanin karisina karsi gorevleri&lt;br /&gt; Koca sinirlenince karisini dovebilir mi?&lt;br /&gt; Allah'in insanlardan bir kismini digerlerine ustun kilmasi sebebiyle ve mallarindan harcama yaptiklari icin erkekler kadinlarin yoneticisi ve koruyucusudur. Onun icin saliha kadinlar itaatkardir. Allah'in kendilerini korumasina karsilik gizliyi (kimse gormese de namuslarini) koruyucudurlar. Bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ogut verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve (bunlarla yola gelmezlerse) dovun. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; cunku Allah yucedir, buyuktur. Nisa - 34&lt;br /&gt; Halkimiz tarafindan yanlis bilinen bu dayak meselesini aciklayalim:&lt;br /&gt; Ayette ilk bahsedilen madde: ogut vermek.&lt;br /&gt; Ikincisi: Yatakta yalniz birkmak&lt;br /&gt; Eger bu iki cozum de gecerli olmuyorsa onlari hafifce dovmektir.&lt;br /&gt; Bu ayeti su sekilde tefsir edenler de olmustur:&lt;br /&gt; Eger yuvanin yikilmasi soz konusu ise ve baska care yoksa, dayak yuvanin saadetini kurtariyorsa, o zaman erkek karisini dovebilir. Lakin, bu sadece kadinin kaba etine vurularak ve agir olmamak kaydiyla yapilabilir. Yuzune ve baska yerlerine vurmak kesinlikle yasaktir. (Ki bu dayak sadece yuvanin kurtulmasi amaciyla yapilabilir, aksi haldeki kavgalarda kesinlikle yapilamaz!)&lt;br /&gt; Toplumumuzdaki kadinlarin gordugu siddetten oturu, erkeklerin bu ayetteki dayak kavramini yanlis anladiklarini soyleyebiliriz. Ne olursa olsun kadinin yuzune asla vurulmaz ve bunun Islam'la alakasi bile yoktur. Yuz, insanin benligidir. Oraya vurmak o insanin benligine ve gururuna karsi yapilacak en buyuk hakarettir ve bunun Islam'da yeri yoktur!&lt;br /&gt; Toplumumuzdaki erkeklerin de bircok yanlis davranisi bulunmaktadir:&lt;br /&gt; Kadini kendisi icin suslenmesine ve guzel giyinmesine karsin kendisinin sigara veya sogan gibi koku ve rahatsizlik veren seyleri kullanmasindan oturu esini rahatsiz etmesi, kendisi cinsel doyuma ulastiktan sonra hayvani bir hareketle esinin doygunluga ulasip ulasmadigini sormadan iliksiyi bitirmesi, sigara icerek ev halkina eziyet etmesi ve cocuklarina kotu ornek olmasi, kendi ustundeki evin emri sorumlulugunu ve yetkisini esine devredip ailevi yapiyi bozmasi, maddi durumu iyi olmadigi halde kiraathane gibi yerlerde vakit oldurmesi ve sigaraya bagimli olarak cocuklarinin rizkini kesmesi (kul hakki), futbola olan asiri duskunlugu sebebiyle hayati hedeflerini ve planlarini futbol uzerine kurmasi, futbolla uyanip futbolla kalkmasi toplumumuzdaki erkeklerin bircogunun yanlis davranislarinindan bazilaridir.&lt;br /&gt; Bosanmalar:&lt;br /&gt; Yapilan istatistiklere gore toplumumuzda son yillarda bosanmalar oldukca artmistir. Kadin ile koca surekli biriri ile imtihan edilmektedir. Halbuki, bir kadinin kocasinin kotu davranislarina karsi olan sabri veya bir erkegin karisinin kotu davranislarina karsi olan sabri Allah katinda cok degerlidir. Bir insan kendi yuvasi yikilmasin diye eger seneler boyunca sabrediyorsa, sirf Allah rizasi icin (miras elde etmek gibi kendi cikarlari icin sabretmek Allah katinda gecerli degildir.) bu isi yapiyorsa Allah'in rizasina cok kolay sekilde ulasabilir. Tarih boyunca gosterdigi bu muthis sabirdan oturu veli mertebesine gelen bircok insan olmustur, gunumuzde de olduguna inaniyorum. Belki o insanlar Allah katinda kendilerinin ne derece ustun olduklarini bilmezler ama bu sabir onlari dikey olarak Allah'in rizasina ulastirabilir, seneler boyunca yaptiklari ibadetlerin binlerce mislini gosterdikleri bu sabir sayesinde kazanabilmektedirler.&lt;br /&gt;Kavgalar:&lt;br /&gt;Toplumda gorulen ayri bir durum ise kari-koca arasindaki kavgadir. Boyle kavgalarda asil olan kadin ve erkegin bir sureligine ayri kalmasidir. Ne ilginctir ki, boyle zamanlarda kari-koca daha da ayrilmaz hale gelip birbirlerine yaptiklari hakaretlerle kavganin boyutunu buyutmektedirler. Halbuki boyle zamanlarda en uygun olani bir sureligine ayri kalmaktir. Bu sure zarfinda ise araya uzlastirici kimselerin konarak barisin vesile edilmesi saglanmalidir.&lt;br /&gt; Toplumumuzda boyle kavgalarda kadin tarafi kadini, erkek tarafi ise erkegi destekler. Bu iki zitlasma ailelere de sicrayarak isin icinden daha da cikilmaz hale getirmekte ve bosanma zorunlu hale gelmektedir. Halbuki bunun cozumleri cok basittir. Her iki aileden de yasli hakemler secilerek uzlasma saglanabilir, bu hakemlerin guzel sozleriyle kari-koca arasi yapilabilir. Maalesef bu durum toplumumuzda tam tersi olarak islemekte, hakem diye tayin edilen kimseler araya daha da nifak tohumu ekerek aileleri yikmaktadirlar.&lt;br /&gt; Buna ek olarak anne ve baba arasindaki kavga ve ayriliklarda cocuklarin siyasi tutumu cok onemlidir. Sadece bir taraf hakli bile olsa bu durumlarda cocuklarin hepsinin hakli olan tarafa destek vermesi yanlis kacabilir. Bir kismi anneye, bir kismi babaya destek verirse her iki tarafin da gururu kirilmaz, cocuklarin destekleriyle barisma gerceklesebilir. Aksi durumda, cocuklar bir tarafi tutar diger tarafi destekleyen kimse kalmazsa, desteksiz kalan anne veya babanin gururu oldukca incinir, hem esine hem de cocuklarina iyice soguyarak kalbi katilasabilir. Uzlasma zorlasabilir.&lt;br /&gt; Sunu da belirtmek gerekir ki: kari-koca arasini yapmak cok buyuk bir sevap oldugu gibi bu sekilde aile hayati kurtulmus olur. Hatta kari-koca arasini yapmak icin yalan dahi atilabilir. Toplumumuzda aileleri parcalayan insanlar oldugunu bilmekte ve uzulmekteyiz, ama diger tarafta parcalanmakta olan aileleri duzgun bir ikna diliyle kari-koca arasini yaparak kurtaran insanlarimiz da az degildir. Allah onlardan razi olsun.&lt;br /&gt; Madem aile toplumun bir cekirdegidir, nasil ki bir meyvenin cekirdek yapisini degistirdigimizde cok acayip bir meyve elde  ediyorsak, aile yapimizdaki bozukluklar ve yanlisliklar da toplumun yapisini acayip derecede etkilmektedir. Bu sebeple toplum yapisindaki bozuklukluklari ancak aile yapimizdaki bozukluklari duzelterek baslamamiz gerekmektedir.&lt;br /&gt; Kadinlari ezen, doven erkekler icin cok guzel bir siir:&lt;br /&gt; Kadin, erkegin kaburgasindan yaratildi, ayaklarindan yaratilmadi.&lt;br /&gt; Oyle olsaydi ezilirdi...&lt;br /&gt; Ustun olsun diye basindan da yaratilmadi.&lt;br /&gt; Ama gogsunden yaratildi.&lt;br /&gt; Ayni seviyede olsun diye...&lt;br /&gt; Kolun biraz altinda.&lt;br /&gt; Korunsun diye...&lt;br /&gt; Kalp hizasinda.&lt;br /&gt; Sevilsin diye...&lt;br /&gt; Bu konuda calismalari bulunan "Ailem Dergisi" ni incelemenizi hatta almanizi oneririm.&lt;br /&gt; www.ailem.zaman. com.tr&lt;br /&gt; Eslerinizle muhabbetle kalin, sevgiyle kalin...&lt;br /&gt; Allah hepimize saglikli, dogru, sevgi dolu bir aile yapisi ve toplum nasip etsin.&lt;br /&gt;Amin.  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-1722898819663450147?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1722898819663450147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1722898819663450147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/08/dinimize-gre-aile-yaps-ve-kar-koca.html' title='Dinimize Göre Aile Yapısı ve Karı Koca İlişkileri'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-1030098010961022684</id><published>2008-04-15T23:17:00.000+03:00</published><updated>2008-04-15T23:18:19.899+03:00</updated><title type='text'>İSTANBUL'UN FETHİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Fetih Kavramı ve İstanbul’un Fethi&lt;br /&gt;   Arapçada “Açma, yol gösterme, hüküm   verme, galibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarında olup meşru görülen savaşlarda alınan toprakların günümüzde de görülen sömürü ve istila savaşlarından ayırmak için “Fetih” kelimesi kullanılır. Fetih kelimesi kalbi ve aklı İslam gerçeğine açmak, İslam tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamında çokça kullanılır.&lt;br /&gt;             Peygamberimiz(s.a.v.) “Ülkeler ve şehirler zorla alınır. Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir.” buyurur. (Belazuri, I, 6)  İslam inancı nereye ulaşmışsa o topraklar çeşitli ırk, din ve mezheplerin korunma imkânı bulduğu bir sığınak olmuştur. Böylece Müslümanlar belirli bir prensip ve amaç uğruna gittikleri yerlere barış, adalet ve fazilet getirmişlerdir. Adalet ve esitliğe dayanan bir anlayışla fethettikleri yerlerde tevhid anlayışını ve iman huzurunu taşıyarak “Yeni bir dünya” düzeninin müjdesini vermişlerdir. Fetihlerle Müslümanların hâkimiyetine geçen ülkelerin halkı asla İslam dinini seçme konusunda zorlanmamıştır. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sr. 2/256; Yunus sr. 10/99; Keyf sr. 18/29) ayetlerinde açıkça belirtilmektedir. Fethedilen yerlerde cizye ödemek şartıyla kendi dinlerinde kalma hürriyetine ve bu cizyenin karşılığı İslam devletinin hâkimiyeti ve himayesi altında girme hakkına sahip olmuşlardır. Bu esas peygamberimizin(s.a.v.) Tevbe suresi 29. ayetine dayanarak Tebük Gazvesi’nde uyguladığı cizye usulü ele alınmak suretiyle ilk fetihlerden itibaren değişmeyen bir prensip olarak uygulanmıştır. “Din ve Vicdan” hürriyeti sağlanarak mabetlerine dokunulmadığı gibi ibadetlerine de karışılmamıştır.&lt;br /&gt;             İslam fetihlerinin asıl gayesi; ila-yi Kelimatullah’tır. Nitekim peygamber efendimize “Allah yolunda olan kimdir? Ganimet kazanmak için harp eden mi? Cesaretiyle şöhret kazama amacında olan mı? Yoksa kabilesiyle dayanışma halinde bulunduğunu göstermek isteyen mi? “ diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir; “Hiçbirisi değildir. Sadece Allah’ın adını yüceltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.” (Buhari, İlim,45;Cihad 15, Müslim, ‘İmare’, 149,151)&lt;br /&gt;             Fetihler sonuncunda İslam devletlerinin himayesi altına alınan insanlar, hem islamiyet’in safiyet ve yüceliğini görme; hem de tevhit sancağında temizlenmiş sevgi, saygı, merhamet, insaf ve iman sahibi olmuş Müslümanları tanımışlardır. Bunun sonucu, doğrunun yanlıştan, adaletin zulümden, güzelin çirkinden, Tevhit’in şirkten farkını görmüşlerdir. Müslümanların müsamakâr, adil, insaflı, insan ve hak haysiyetine saygılı idareciler olduğunu bizzat yaşamışlardır. Böylece inananlar Allah’ın rızası yolunda “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din de tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin. Eğer vazgeçerlerse onları bırakın. Şüphesiz ki Allah ne yapacaklarını hakkıyla görücüdür.”(Enfal sr. 8/39; Bakara sr. 2/193) ayetinin gereğini yaparak kulluk vazifelerini gerçekleştirmişlerdir.&lt;br /&gt;            Burada size Fethin en güzel örneklerinden olan İstanbul‘un.fethini anlatmaya çalışacağız.  &lt;br /&gt;İSTANBUL’UN FETHİ&lt;br /&gt;İstanbul’un fethini peygamberimiz s.a.v. müjdelemişlerdir. Hendek harbinde, hendekler kazılırken, kimsenin kaldıramayacağı bir tasa rastlandı. Müminler dediler ki ‘Ya Rasullullah, biz bu taşı kaldıramıyoruz.’ Bunun üzerine peygamberimiz(s.a.v.)  besmele çekti ve kazma ile taşa vurunca, tas 3’e parçalandı. Her bir parça ayrı istikamete gitti. Bu sıçrayan taşlar üç fethi simgeliyordu. Bunlardan biri İstanbul’un fethi, diğeri İran’ın fethi, diğeri de Mısır’ın fethidir. O günden beri, güzide şehir İstanbul’un fethi için birçok millet seferler düzenlemiştir. 17 defa  gayrı müslimler tarafından muhasara olunduğu gibi 7 defa Araplar, 5 defa Türkler tarafından kuşatılmıştır. Fakat Cenab’ı Allah, fethi Sultan Fatih’e nasip etmiştir. Böylece peygamber efendimizin(s.a.v.) bu büyük müjdesine mazhar olunmuştur. Hem Sultan Fatih, hem onun ordusu ve hem de evlatları olarak bizler bu Hadis-i şeriften elbette gurur ve şeref duyuyoruz.&lt;br /&gt;Bir baska Hadis-i Şerifte ise Peygamberimiz(s.a.v.)&lt;br /&gt;‘Letuftahannel Kontantiniyyete,Felenığmel Emıru Emıru Ha ,Felenığmel Ceyşu Zalıkel Ceyş’&lt;br /&gt;‘İstanbul mutlaka fetih olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, Onu fetheden asker ne güzel askerdir buyurmuştur.’ Tabiî ki bu Hadis-i Şeriften alacağımız birçok dersler vardır. Hadis-i Şerif bize İstanbul’un mutlaka fetih olunacağını gösteriyor. Bundan alacağımız ilk ders şudur, bir çağı kapatıp, bir çağı açabilmek için kuvvetli bir inanç lazımdır. Diğer taraftan, fetih için kumandan lazımdır, fetih için inançlı asker lazımdır.&lt;br /&gt;İstanbul’un Fethi, 21 yaşında tahta çıkan Sultan Fatih’in, ilk uygulamaya koyduğu plan olmuştur. Çocukluğundan beri, bu Hadis-i Şerife mazhar olmak için gece gündüz çalıştı. Aklı fikri İstanbul’un fethindeydi. Her zaman söylenir. Bir işi başarmak için inançlı olmak, O işin delisi olmak gerekir. Sultan Fatih de İstanbul’un fethinin delisi idi. Sultan Fatih Osmanlı İmparatorluğu ile İslam dininin yüceliğini tüm dünyaya kabul ettirme arzusunun büyüklüğünden ‘Ya ben İstanbul u alırım, Ya da İstanbul beni’ diyerek İstanbul un fethine verdiği önemi açıkça belirtmiştir. Şu sebeplerden dolayı Fatih artık İstanbul’ u fethetme zamanının geldiğini biliyordu.&lt;br /&gt;Üç kıtaya hâkim, deniz yollarının ve dünya ticaretinin merkezi olan İstanbul, herkesin almak istediği ama güç yetiremediği değerli bir şehirdi. Napolyon Bonapartınn ‘yeryüzü bir hükümetin idaresinde bulunsa merkezi İstanbul olması gerekir. İstanbul a hakim olabilen, dünyaya hakim olabilir’ sözü şimdi bile diğer devletlerin Konstantiniyye sevdasını ortaya koyar.&lt;br /&gt;Osmanlı imparatorluğunun sınırları, Anadolu‘dan Rumeli ye kadar uzanmıştı. Arada kalmış olan Bizans iç ve dış güvenliğini tehdit ediyordu. Bizanslılar Müslümanlara çok büyük zulümler yapıyor, Haçlı seferleri çok defa burada hazırlanıyordu.&lt;br /&gt;Fatih in İstanbul un fethini istemesinin en önemli sebebi ise, Peygamber Efendimizin müjdesine ve Allah ü Tealanın affına mazhar olabilmekti. Fetih aşkıyla yanan Fatih in babası Sultan Murat Hacı Bayramı Veli ( hz.) ile aynı zamanda yaşamışlardır. Padişahı ziyarete saraya gittiği bir sefer Sultan Murat bu büyük zata İstanbul un fethinin O na nasip olup olmayacağını sorar. Hacı Bayramı Veli henüz 5–6 yaşlarında bahçede oynayan II. Mehmet ile yanındaki talebesi Akşemseddin’i göstererek ‘Fetih, Sana değil ama senin şu küçük çocuk ile bizim köseye nasip olacak ‘diye müjdeyi vermişti.&lt;br /&gt;Konstantiniyye yi Osmanlıdan korumak için papa ve kral asker ve maddi destek ayinleri düzenleseler de başarılı olamamışlardır. Hatta Bizans halkı ‘İstanbul da Latin külahı görmektense, Türk sarığı görmek daha evladır’ demişlerdir.&lt;br /&gt;           Fatih padişahlığa ilk geçtiği günlerden itibaren hazırlıklara başladı. Gece gündüz demeden çalışmaya devam etti. Dünyanın en muhteşem şehri olan İstanbul’u fethetmek için her şeyi seferber etti. 200 bin kişilik ordusuna ilaveten, dünya tarihinde ilk defa yeri göğü inleten toplar döktürüldü. (Edirne’de hazırlanan bu toplar hakkında Frantzes, bu toplardan bazıları o kadar büyüktü ki her birini 40–50 çift öküz veya 2000 den fazla insan çekiyordu. Bu topların sayısı da 200 kadardı diye belirtmiştir.) İşte bu azim “Tekeden bile süt çıkartılır” dercesine, dağları toplarla devirecek, gemileri karadan yürütecek yüreklerin İnancının zaferidir. Bunu Allah-ü Teala ecdadımız olan Sultan Fatih’e nasip etmiştir.&lt;br /&gt;Bir kış ayında, 400 gemi, 4 ayda koskocaman Rumelihisarı ve 200 bin kişilik ordu, 5 Nisan 1453 günü surların önünde yerlerini aldılar. 6 Nisan günü İslam’ın gereği olarak “Teslim ol” çağrısını yaptılar. Ne zaman ki Bizans “Teslim olmayacağız” dedi. O zaman zafer bayrakları dalgalanmaya başladı. Tellallar ve Mehter marşları eşliğinde “Hücum” emri verildi.&lt;br /&gt;Hücum emri verilirken, Sultan Fatih önce askerleriyle birlikte Cuma namazını kıldı. Allah’a zafer için yalvardı. Yalvarırken, Allah’ın en aciz kullarından biri gibi görünüyordu. Duasını yapıp, ayağa kalkıp hücum emrini verdiği zaman da, dağları titreten bir Aslan gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;Ne güzel asker, ne güzel Kumandan müjdeleriyle övülen İstanbul un fethinin her noktasından almamız gereken birçok dersler vardır. 52 gün gece gündüz. Aman Yarabbi! Ne büyük bir savaş, ne büyük bir azim ve ne büyük bir gayret! Yerin altında ve yerin üstünde, surların önünde, surların üstünde her türlü tedbirler alındıktan sonra, bunları yeterli görmeyen Fatih Sultan Mehmet, işte buradan başlayarak önce tepelere, sonra da Haliç’e doğru 72 parça gemiyi karadan yürüterek denize indirdi. Tarihte görülmemiş en büyük azmi yaşadık ve hepimizin bildiği gibi mutlu son 29 Mayıs sabahı geldi. O gün hücumlar birbirini takip ediyordu. Kaleye bayrağı dikmek Ulubatlı Hasan’a nasip oldu. Fatih’in askerleri orada tutundular. Toplarla açılmış olan gediklerden sular, seller Tekbir sesleri ile İstanbul’un içine girdiler. Bir Hadis i Şerifte bu durumu Peygamberimiz s.a.v. bize bildirmiş ‘Hak Teala mümin kullarına Roma’nın merkezi Konstantini tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasip etmedikçe Kıyamet kopmayacaktır’ buyurmuştur.&lt;br /&gt;Fetih gerçekleşince Sultan Fatih önce Ayasofya’ya gitti. Orada iki rekâtlık bir şükür namazı kıldı. Ayasofya’yı kıyamete kadar cami olarak kullanılmak üzere vakfetti. Ve hemen arkasından Akşemseddinin yardımlarıyla keşfedilen Eba Eyyüb El-Ensari Hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Böylece tarihin en muhteşem fethi yaşandı. Bir çağ kapandı. Bir çağ açıldı. İstanbul’un fethini bugün; aynen surların önündeki askerler gibi, tekrar hep beraber yaşıyoruz.&lt;br /&gt;İstanbul’un Fethi’nin 554. Yıldönümünü kutlarken her zaman olduğu gibi bir kere daha 5 şeyden ders almak mecburiyetindeyiz. Birincisi; Sultan Fatih’tir. Ne güzel kumandan, ne güzel gençlik timsali, 21 yaşında çağı açıp, çağı kapatan tarihin eşsiz şahsiyetlerinden biri. 30 Mart 1432 Pazar günü sabaha karşı Edirne’de dünya’ya geldi. Hüma Hatun’dan bir oğlunun dünya’ya geldiğini, 6. padişah Sultan Murat Han’a müjdelediklerinde, Murat Han “Ravza-ı Murad’da bir gül-i Muhammedi açtı” diyerek sevincini ifade etmiştir.&lt;br /&gt;O vakitler bütün Müslüman aileleri çocuklarının iyi yetiştirilmeleri için çok dikkat ederlerdi. Bilhassa şehzadeler zamanın en üstün hocaları tarafından yetiştirilirlerdi. Şehzadeleri okutmak üzere hocalara teslim eden  Sultanlar, “Hocam bu çocuğun eti sana kemiği bana” diye tembihte bulunurlar ve bununla da hocanın istediği anda terbiyesi ve iyi yetişmesi için Şehzadeyi dövebileceğini ifade ederlerdi.&lt;br /&gt;Fatih Mehmet de diğer şehzadeler gibi, okuma çağı gelinceye kadar en iyi ve en üstün mürebbiyeler (terbiyeciler) tarafından dikkat ve itina ile büyütüldü. Çok zeki, atılgan ve afacan bir çocuktu.Sultan Murat okumaya karşı gevşekliğini ve halim, selim hocalarını dinlemediğini görünce, kendi hocası Molla Yegan’ın  tavsiyesi üzerine Mısır dan gelen, değerli bir hoca olan Molla Gürani ye götürdü.Molla Gürani         2metre boyunda,iri cüsseli,disiplinli ve azametli bir adamdı. Heybetinden küçükler değil, büyükler de korkardı.,Molla Güran i eline bir kızılcık sopası alarak Fatih Mehmet in ilk dersine girdi. Fatih hocadan ve sopadan korktuğu için babasına sokularak ‘ ben bu hocadan ders almam’ dedi. O zaman Sultan Murat han,  Aman sus!Hocan duymasın elindeki sopa ile hem seni döver,hem de beni ‘deyince Mehmet işin ciddiyetini anladı ve derslere devam etti.Molla Gürani dünya zevklerinde,maddi cazibede gözü olmayan,mevki ve servet kırsına bürünmemiş,hak ve adalet üzerine hareket eden mütevazi bir zattı.Fatih adil ve  merhametli olma gibi meziyetleri O ndan edinmiştir.&lt;br /&gt;II.Mehmet FATİH Şahsiyetini ,13_15 yaşları arasında 2 yıllık padişahlık yaptıktan sonra babasının tekrar tahta geçmesi ile 2. defa şehzade sıfatıyla Amasya ya gelmesinde kazanmıştır. Haçlıların kendisini çocuk görmeleri,bazı vezirlerin idarede eksik ve tecrübesiz saymaları O nu çok etkilemişti.Amasya ya dönmeyi büyük bir fırsat bilmiş,daha çok çalışıp kendisini ilim ve irfana vermiştir.2. talebelik devri 7 yıl sürmüş ,tamamen akademik olmuştur.Hocaları Molla Gürani,Molla Hüsrev,Hocazade Müslihiddin Mustafa,Fahreddini Acemi,Hoca Hayreddin gibi çok kıymetli zatlardır. &lt;br /&gt;  Şehzade Mehmet’e bir yandan din dersleri_Kur an ı Kerim kıratı,Arapça,fıkıh,hadis,feraiz,kelam,siyer,ahlak,Arap edebiyatı ,Türk dili ve edebiyatı öğretilirken,diğer yandan da kültür dersleri verilmiş, ayrıca zanaat öğretilmiştir. Hususi hocalarla askerlik dersleri,binicilik,atıcılık talimleri yaptırılmıştır.&lt;br /&gt;Şehzade Mehmed’in bilhassa fen derslerine çok önem verilmiştir. Özel bir hocanın bizzat Fatih’e çözdürdüğü bin kadar geometri problemleri çizilmiş şekliyle elde mevcuttur. Şehzade  Mehmed’e ayrıca lisan dersleri de okutulmuştu. Fatih okuduğu bütün lisanları tamamıyla öğrenmişti. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İbranice ve Sırpçayı  çok iyi biliyordu.   Çok iyi yetiştirilen ve hesap dersleri de çok kuvvetli olan Fatih büyük bir mucitti.&lt;br /&gt;Nitekim 30 senelik saltanatı devrinde daima ,bir başlanacak işin planı ve bir bitecek işin endişesiyle yoğrulmuştur. Fakat ayarlı ve kıvamlı şahsiyeti,her zaman düzenleyici rolünü oynamıştır.Bu devamlı faaliyet,idare ve kararlı hali en sert dönemeçlerde bile sukünunu kaybetmemiş,her zaman kendisini ve memleketini kurtaracak liyakat ve idareyi gösterebilmiştir.Fatih’in İlim ve Bilim adamlarına saygı ve hürmeti son derece fazla idi. Fatih Sultan Mehmet her Ramazan’da bütün alimlere ve hocalara iftar verirdi. Onlarla sohbet eder ve hatırlarını sorardı.&lt;br /&gt;Fatih bir taraftan İYİ BİR SİYASETÇİ,iyi bir Devlet adamı ve Komutan iken.,diğer taraftan maneviyatı güçlü bir Mutasavvuf’tur. Eğer Fatih,fikirde ve fiilde tasavvuf şuuru ile çift olmasaydı,yine de dünyanın cihangirliği ile boy ölçüşebilirdi ama FATİH olamazdı denilir.(Semiha Ayverdi,edebi ve manevi dünyası içinde Fatih,s.32.) Fatih i Fatih yapan manevi gücüdür.&lt;br /&gt;          Fethi anarken Fatih’in hayatından alacağımız ders;  İnancı tam, ilmi donanımlı, ahlak ve maneviyatı güçlü, hakkı hakim kılma peşinden koşan, gençler yetiştirmek olmalıdır.   &lt;br /&gt;           İstanbul’un fethinden alacağımız derslerden ikincisi, en büyük insan şüphesiz Eba Eyyüp El-Ensari Hz.’dir.Efendimiz(s.a.v.)’e Medine’den gelip, ilk biat eden Müslüman. Efendimiz(s.a.v.)’in devesinin hicretten sonra evinin önünde çöktüğü Müslüman. Efendimiz(s.a.v.)’i o misafir etti. İlk İslam devleti onun evinde kuruldu. İşte o insan, Peygamberimiz(s.a.v.)  hayattayken, bütün İslam ordusunun her seferinde bayraktarlık yaptı. Bu ne büyük şeref, ne eşsiz mazhariyet. Kumandanı Allah’ın sevgilisi olan ordunun bayrağını Eba Eyyüp El-Ensari taşıyor. Askerlerin her biri Eshab-ı Kiram, her biri peygamber gibi, her biri insanlığa yol gösteren, gökte parlayan bir yıldız gibi. Böyle bir ordunun her sefer bayraktarı Eba Eyyüp El-Ensari Hz.’dir. Bunlardan bir tanesine bir insan nail olsa, ona binlerce insana şefaat etmek hakkı nasip olur. Ne müthiş bir insan. Allah şefaatinden ayırmasın.&lt;br /&gt;              İşte bu insan, daha önce İstanbul surları önüne geldi. 90 yaşında 6 oğlu ile birlikte oklara karşı herkesten önce o atılıyor.&lt;br /&gt;Genç kumandan; “ Ya Ensari, sen bize Allah Resulü’nün bir hediyesisin. Niçin bu oklara atılıyorsun? Sana birisi isabet ederse, biz ne yaparız? Niçin geride durmuyorsun?” Birkaç kere bunları kendisine söyledi. Ama onu durduramadı. En sonunda durdurmak için, “Sen şu ayetin manasını biliyor musun, neden kendini tehlikeye atıyorsun?” dendiği zaman, işte Bizans’ın okları altında Eba Eyyüp El-Ensari genç kumandana muharebe meydanında vereceği dersi verdi.&lt;br /&gt;Dedi ki; “Evladım sen kaç yaşındasın? Bak gördün mü? O ayetin açıklandığı zaman sen daha doğmamıştın. Bu ayette söylenen nedir; Ey Müslümanlar hurmaların altını havalandıracağız, yapraklarını temizleyeceğiz diye dünyalık işlere dalıp, hakkı, adaleti hâkim kılmaktan geri durmakla kendinizi tehlikeye atmayın” demektir. Biz bu ayeti yaşadık dedi.&lt;br /&gt;İşte kumandana o dersi verdi ve de bütün hayatı boyunca böyle büyük şereflere mazhar olmuş Eba Eyyüp El-Ensari Hz.’lerine tabiî ki yüce Allah şehit olmayı nasip edecekti. Ve bu muradına ulaştı.&lt;br /&gt;Bugün hepimiz Eba Eyyüp El-Ensari Hz’nin 90 yaşında beyaz atının üzerinde 6 tane evladıyla, üç yanda elinde kılıç surların önünde atının şahlanışını gösteren bu fotoğrafı görür gibiyiz. Bu fotoğraf bize “ Şuurlu bir Müslüman nasıl olur”, apaçık göstermektedir.&lt;br /&gt;Bu gün İstanbul’un Fethi’ni anarken alacağımız derslerden üçüncüsü de; Akşemseddin Hazretleridir.Onu da  yâd etmeye mecburuz. Soyu Hz. Ebu Bekire dayanan Akşemsettin 1390 da Şam’da doğmuştur. 7 yaşında ailesiyle birlikte Amasya’ya gelip Kavak ilçesine yerleşmişlerdir. Hafızlığı ve çok iyi dini tahsiliyle birlikte tıp eğitimi de almış iyi bir tabiptir. 25 yaşlarında iken kendisine bir mürşid ararken Hacı Bayramı Veliyi tavsiye ettiler. Bir müddet düşünse de ünü Anadolu’ya yayılmış olan “ Zeynüddin sEl- Hafi” ye intisap için Halep’e gittiğinde rüyasında boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayramı Velinin elinde olduğunu görür. Ankara’ya dönerek ona intisap eder. Vefatından sonra da yerine irşad makamına geçer.&lt;br /&gt;            Dini ilimlerinin kuvvetli olmasıyla Osmanlı müderrisliğine alınır. Fatihin 1453 baharında İstanbul’u muhasarası için Edirne’den yola çıktığını haber alınca Akşemsettin , Akbıyık Sultan ve diğer şeyhler müritleriyle birlikte orduya katılırlar. En sıkıntılı anlarda askerlere manevi destek verirler.&lt;br /&gt;            Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazında hutbeyi Akşemsettin okur. Namazı da “hiç üzerine güneş doğmamış” kişi olan Fatih Sultan Mehmet kıldırır. Fatihin isteği üzerine şehid Sahabi Ebu Eyyib el- Ensari kabrini keşfeder.&lt;br /&gt;            Fetih’te Akşemseddin’in iradesi, dirayeti ve manevi desteği çok büyüktür. Ve her zaman hatırlanmalıdır.&lt;br /&gt;Akşemsettin Hz.’leri Fatih’in hocasıdır. Büyük ilim adamıdır. Onun en büyük tarafı ise, her şeyiyle tabii oluşu, yeryüzünde Hakkın Hâkim olması için canla başla çalışmasıdır. O âlim, İstanbul’un Fethinde çadırlardan, siperlerden ayrılmayıp; askere Fethin mutlaka olacağı inancını aşılamış, Bütün bu maneviyatı vermek için canla başla çalışmıştır.&lt;br /&gt;İstanbul’u anarken unutmayacağımız büyük olaylarda dördüncüsü de; Ulubatlı Hasan’dır. Nasıl efendimiz Hadis-i Şerifinde; “İstanbul’u Fethedecek Kumandan ne güzel Kumandan” diye buyuruyorsa “O’nu Fethedecek Asker, ne güzel Askerdir.” Diye buyuruyor. İşte o kumandan Sultan Fatih ise, o askerlerin timsali de Ulubatlı Hasan’dır. Hadis-i Şerifteki methedilmiş asker. Ulubatlı Hasan gibi olmaya özenmeliyiz. Hakkı Hâkim kılmak için çalışan ve her türlü zorluğa göğüs geren, hakkın gücüyle Hakkın bayrağını surlara diken Ulubatlı Hasan, ne güzel asker ve ne güzel örnektir.&lt;br /&gt;İstanbul’un Fethinde beşinci önemli olay da, Ayasofya’dır. Necip Fazıl der ki;&lt;br /&gt;Dünyanın her bir köşesinde çeşitli mabetler ve bu mabetlerin taşıdığı manalar vardır. Fransa da Notradam Kilisesi onlara göre güzel mimariye sahip bir binadır. Süleymaniye haşmet timsali, dünya imparatorluğun sembolüdür.&lt;br /&gt;Ayasofya Cami’nin manası da Hakkın Batıla galebesinin sembolüdür.&lt;br /&gt;Fetihten sonra Ayasofya derhal Camiye çevrilmiş, ilk Cuma namazı ordusuyla birlikte burada kılmıştır. Hemen tamiri yapılmış cami için bir nizamname (kanunname) ve Vakfiye hazırlanmıştır. &lt;br /&gt;Ayasofya’yı vakfeden Fatih Sultan Mehmet II. in vakfiyesinden bir bölüm aktarmak yerinde olacaktır.&lt;br /&gt;“…Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe, benim vakfettiğim Ayasofya’nın vakıf şartlarını kimse değiştiremez, bozamaz. Koyduğum esaslar birer kanundur. Bunların bir tek noktasını kimse ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allah’ın haram kıldığı şeylerdendir. O Allah ki levhin, kalemin, arşın, kürsînin yerlerin ve göklerin halıkı ve muhafızıdır.&lt;br /&gt;Nefis Ayasofya kıyamete kadar camii olarak vakfedilmiştir. O’nu Allah’a, ahirete, O’nun heybetine inanan hiçbir mahlûk-sultan olsun, hâkim olsun, ,değiştiremez. Vakıf şartlarını kim değiştirirse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların ve lanet edenlerin laneti onun üzerine olsun. Onlar hiçbir zaman hafiflememiş bir azap içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın.”&lt;br /&gt;Ne var ki ”Vakıf binalarını, vakfedenin vakıf şartlarından başka maksatlar için kullanılamayacağı” vakıf yasalarında yazılı olduğu halde 24 Kasım 1934 tarihinde Ayasofya’nın müze haline getirilmesi onaylanmıştır.&lt;br /&gt;Eğer bir gün ecdadımızın kanları pahasına zapt ettikleri güzel İstanbul’da bize bıraktıkları eser ve mirasa sahip çıkabilirsek o zaman o zaman Fetih gerçek manasına ulaşmış olacaktır. Uyanık gençliğimizin bu günlerin özlemi içinde bulunması, duygularını her an taze tutması dileğimizdir.&lt;br /&gt;Gerçekleri hepimiz biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki bu gerçeklerden ders almaya her zamankisinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü işte Türkiye’mizin hali, işte dünyanın hali.&lt;br /&gt;Herkesin mesut olduğu bir dünyayı, herkesin mutlu olduğu bir Türkiye’yi bugün her zamankinden daha çok özlüyoruz. Bugün insanlarımızın çekmekte oldukları maddi ve manevi ızdıraplardan bir an evvel kurtulup; bütün Ünsanlığın aradığı barış ve saadet dünyasına kavuşabilmek için yeni bir dönemi başlatmaya mecburuz.&lt;br /&gt;Şu içinde bulunduğumuz günler sadece İstanbul’un Fethinin 554. yıl dönümünü yâd etmek değildir. Bununla birlikte “Yeni bir fetihle”, “Yeni bir düzen” in başlatılması gereğinin şuuru ve heyecanını yaşamalıyız. Bunun için canla başla çalışmalıyız. Yeni Fatih’lerin, Akşemsettin’lerin, Ulubatlı Hasan’ların, Molla Gürani’lerin, Sultan II. Murat’ların yetişmesi için çalışmalıyız. Onları doğuracak kızlarımızın yetişmesi için çalışmalıyız. Fetih topluma getirdiği adaleti, hürriyeti, ve saadeti tekrar kazanmak için var gücümüzle çalışmalıyız. Bunun için şükür haklı sebeplerimiz var …&lt;br /&gt;Çünkü inanıyoruz…&lt;br /&gt;Çünkü biz şerefli bir milletin ve şerefli bir tarihin evlatlarıyız.&lt;br /&gt;Çünkü bizim milletimiz, tarih boyunca ne zaman bunalmış, hatta “Artık bitip yok edildi zannedildiğimizde” onun arkasında en kısa zamanda harikalar gerçekleştirerek, parlak dönemlere ulaşmıştır.&lt;br /&gt;Düşünün ki; 1453’te İstanbul fethedilmeden 50 yıl önce bütün Anadolu Timur’un istilasına uğramıştı. Her şey bitti zannedilirken; Anadoludaki yeni atılımlar fışkırmış, bir çağı açıp, bir çağı kapatacak en muhteşem ‘Fetih’ gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;Aynı şekilde 1918’de ülkemiz yabancıların işgaline uğramış, her şey bitti zannedilmiş buna rağmen bu aziz millet, hatta bir gün bile dinlenmeden Kurtuluş Savaşı’nı başarmıştır.&lt;br /&gt;İşte millet olarak son 10 yılda yaşadığımız bütün maddi ve manevi tahribata, tıkım ve sıkıntılara rağmen bugün inancımızı ve ümidimizi diri tutmak zorundayız.&lt;br /&gt;Bütün insanlığın saadet ve selameti için,&lt;br /&gt;Yaşanabilir bir Türkiye,&lt;br /&gt;Yeniden büyük bir Türkiye için&lt;br /&gt;Barış ve adalete dayanan “Yeni bir dünya” için var gücümüzle çalışacağımıza söz vermeliyiz.&lt;br /&gt;Zafer inananlarındır.&lt;br /&gt;Allah yardımcımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-1030098010961022684?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1030098010961022684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/1030098010961022684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/04/istanbulun-fethi.html' title='İSTANBUL&apos;UN FETHİ'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-2969828581941464478</id><published>2008-04-15T23:16:00.000+03:00</published><updated>2008-04-15T23:17:13.544+03:00</updated><title type='text'>CUMA GÜNÜ VE CUMA NAMAZI</title><content type='html'>CUMA GÜNÜ VE CUMA NAMAZI&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Cuma, İslâmiyet’te büyük değer verilen haftalık toplu ibadetin yapıldığı gün ve o gün ifa edilen ibadetin (namazın) adıdır. İslâm’dan önce haftanın altıncı gününe arûbe denirdi. Bu günün Cuma adını alması bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı adı taşıyan surede  “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; buyrulması, Cuma namazının farz kılınmadan önce de günün bu adla anıldığına ve toplantı günü olduğuna işaret etmektedir. Hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre Cuma, haftalık ibadet günü olarak daha önce Yahudi ve Hıristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ayrılığa düşerek Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü olarak benimsemişlerdir. Allah da Cuma gününü Müslümanlara nasip etmiş, onları bu konuda hakka ulaşmaya muvaffak kılmıştır. Böylece İslâm’da haftalık toplu ibadet günü olarak Cuma günü seçilmiş, bu günün bir bayram olduğu birçok rivayette açıkça belirtilmiştir.       &lt;br /&gt;            Sahip olduğu özelliklerden dolayı gerek fert gerekse toplum olarak Müslümanlar açısından büyük önem taşıyan Cuma gününde, farz olan Cuma namazının dışında boy abdesti almak (bazı alimlere göre farzdır), bıyıkları kısaltma, tırnak kesme vb. bedeni temizlikleri yapmak, güzel ve temiz elbise giymek, güzel koku sürümek, camiye erken gitmek, Hz. Peygamber’e salâtü selam getirmek gibi hususların yerine getirilmesi sünnet kabul edilmiştir. Bir müslümanın Cuma namazı ile yükümlü olabilmesi için erkek, hür, mukim (dinen yolcu sayılmayan) ve mazeretsiz olması şarttır. Cuma günü imam minbere çıkıp iç ezanın okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri bir dünya işiyle meşgul olmak, Cuma günü namaz vakti girdikten sonra yolculuğa çıkmak gibi bazı hususların yapılması yasaklanmıştır. Hadis-i şeriflerde Cuma günü gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin o gün ile daha önceki Cuma arasında işlemiş olduğu günahların affedileceği haber verilmiş, bu günü önemsemeden üç Cuma namazı terk eden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir.   &lt;br /&gt;              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV. KONU İŞLENİRKEN BAŞVURULABİLECEK BAZI ÂYETLER VE HADİSLER&lt;br /&gt;يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ&lt;br /&gt;            “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;عَنْ أبي هُرَيرَةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قالَ: قالَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم: خَيْرُ يَوم طَلَعَتْ    عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الجُمُعَةِ: فِيهِ خُلِقَ آدَم، وَفيه أُدْخِلَ الجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا.&lt;br /&gt;Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;وَعَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ تَوَضَّأَ فأَحْسَنَ الوُضُوءَ ثمَّ أَتَى الجُمُعَةَ، فاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ، غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَه وَبَينَ الجُمُعَةِ وَزِيَادة ثَلاثَةِ أَيَّامٍ، وَمَنْ مَسَّ الحَصَى، فَقَدْ لَغاَ.&lt;br /&gt;            Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşlarıyla oynarsa, boş ve mânasız bir iş yapmış olur. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وَعَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قالَ: الصَّلَوَاتُ الخَمْسُ وَالجُمُعَةُ إلى الجُمُعَةِ، وَرَمَضَانُ إلى رَمَضَانَ، مُكَفِّرَاتٌ ما بَيْنَهُنَّ إذا اجْتُنِبَتِ الكَبَائِرُ.&lt;br /&gt;Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece, beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarında geçen günahlara keffaret olur. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وَعَنْهُ وعَنِ ابنِ عُمَرَ، رَضِيَ الله عَنْهُمْ، أَنَّهُما سَمِعَا رسولَ صلى الله عليه وسلم يقولُ عَلى أَعْوَادِ مِنْبَرِهِ: لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الجُمُعَاتِ، أَوْ لَيَخْتِمَنَّ الله عَلى قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الغَافِلِينَ.&lt;br /&gt;Ebû Hüreyre ile İbn Ömer (r.a)’den rivayet edildiğine göre bu iki sahâbî Resûlullah (s.a.v)’in minber üzerinde şöyle buyurduğunu duymuşlardır: “Bazı kimseler cuma namazlarını terketmekten ya vazgeçerler veya Allah Teâlâ onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;َعَنِ ابنِ عُمَرَ رَضِيَ الله عَنْهُمَا، أنَّ رَسولَ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: إذا جَاءَ أَحَدُكُمُ الجمعُة، فَلْيَغْتَسِلْ.&lt;br /&gt;            İbn Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Biriniz cuma namazına gideceği zaman boy abdesti alsın. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;عن أبي سعيدٍ الخُدْرِيِّ، رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قَالَ: غُسْلُ يَوْمِ الجُمُعَةِ وَاجِبٌ عَلى كُلِّ مُحْتَلِمٍ.&lt;br /&gt;            Ebû Saîd el–Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Her bâliğ olan kimseye cuma günü boy abdesti almak gereklidir. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            َعَنْ سَمُرةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَنْ تَوَضَّأَ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَبِها ونِعْمَتْ، وَمَنِ اغْتَسَلَ فَالْغُسْلُ أَفْضَلٌُ.&lt;br /&gt;            Semüre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Her kim cuma günü abdest alırsa ne iyi eder; hele boy abdesti alırsa, o daha iyidir. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;َعَنْ سَلْمَانَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: لا يَغْتَسِلُ رَجُلٌ يَوْمَ الجُمُعَةِ، وَيَتَطَهَّرُ ما اسْتَطَاعَ مِنْ طُهْرٍ، وَيَدَّهِنُ مِنْ دُهْنِهِ، أَو يَمَسُّ مِن طِيبِ بَيْتِهِ، ثمَّ يَخْرُجُ فَلا يُفَرِّقُ بَيْنَ اثنَيْنِ، ثمَّ يُصَلِّي مَا كُتِبَ لَهُ، ثمَّ يُنْصِتُ إذا تكَلَّمَ الإمَامُ، إلاَّ غُفِرَ لَهُ ما بَيْنَهُ وَبَيْنَ الجُمُعَةِ الأخْرَى.&lt;br /&gt;             Selmân (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse cuma günü boy abdesti alarak elinden geldiğince temizlenir, saçını sakalını yağlayıp tarar veya evindeki güzel kokudan süründükten sonra câmiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Allah Teâlâ’nın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra sesini çıkarmadan imamı dinlerse, o cumadan öteki cumaya kadar olan günahları bağışlanır. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;عَنْ أَبِي هُرَيرَةَ، رَضِيَ الله عَنْهُ، أَنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الجُمُعَةِ غُسْلَ الجَنَابَةِ، ثُمَّ رَاحَ في السَّاعَةِ الأُولَى، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَدَنَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَةِ الثَّانِيَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَقَرَةً، وَمَنْ رَاحَ في السّاعَةِ الثّالِثَةِ، فَكَأنَّمَا قَرَّبَ كَبْشاً أَقرَنَ، وَمَنْ رَاحَ في السّاعَةِ الرّابِعَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ دَجَاجَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَة الخَامِسَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَيْضَةً، فَإذا خَرَجَ الإمامُ حَضَرَتِ المَلائِكَةُ يَسْتَمِعُونَ الذِّكر.&lt;br /&gt;Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bir kimse cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap kazanır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap elde eder. İmam minbere çıkınca melekler hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılır. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;وَعَنْهُ: أنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم ذكرَ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَقَالَ: فِيهِ سَاعَةٌ لاَ يُوَافِقها عَبْدٌ مُسْلِمٌ،وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي يَسْأَلُ الله شَيْئاً، إلاَّ أَعْطَاهُ إيَّاه وَأَشارَ بِيَدِهِ يقَلِّلُهَا.&lt;br /&gt;Yine Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) cuma gününden söz ederek şöyle buyurdu: “Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir. ” Resûl–i Ekrem o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;َعَنْ أبي بُردَةَ بنِ أبي مُوسَى الأشعَرِيِّ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قَالَ: قَالَ عَبْدُ الله بن عُمَرَ رضيَ الله عَنْهُمَا: أَسَمِعْتَ أَبَاكَ يُحَدِّثُ عَن رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم فى شأن ساعة الجمُعَةِ؟ قَالَ: قلتُ: نعمْ، سَمِعْتُهُ يَقُولُ: سمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: هِي مَا بَيْنَ أنْ يَجلِسَ الإمامُ إلى أنْ تُقضَ الصّلاةُ.&lt;br /&gt;Ebû Bürde İbni Ebû Mûsâ el–Eş`arî (r.a) şöyle dedi: Birgün Abdullah İbni Ömer bana: Cuma günü duaların kabul edildiği zaman hakkında babanın Resûlullah (s.a.v)’den bir hadis rivayet ettiğini duydun mu? diye sordu. Ben de: Evet, duydum. Babam, Resûlullah (s.a.v)’i şöyle buyururken işittiğini söyledi: “O vakit, imamın minbere oturduğu andan namazın kılındığı zamana kadar olan süre içindedir. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;َعَنْ أَوسِ بنِ أَوسٍ، رَضِيَ الله عَنْهُ، قَالَ: قَال رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: إنَّ مِنْ أَفضلِ أيَامِكُمْ يَوْمَ الجُمُعَةِ، فَأَكْثِرُوا عَليَّ مِنَ الصَّلاةِ فِيهِ، فَإنَّ صَلتكمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَيَ.&lt;br /&gt;            Evs İbni Evs (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokca salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur. ”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;VI. YARARLANILABİLECEK BAZI KAYNAKLAR&lt;br /&gt;            1. Mehmet Zihni, Ni’met-i İslâm, İst. 1316, s. 535-536&lt;br /&gt;            2. Ö. Nasuhi BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali, İst., sh.160-166&lt;br /&gt;            3. Hayreddin KARAMAN, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Cuma” maddesi&lt;br /&gt;            4. Hayreddin KARAMAN, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İst. 1988, I, 11-42&lt;br /&gt;5. Nevevî, Riyazü’s-salihin Terceme ve Şerhi, Müt. M. Yaşar KANDEMİR, İ. L.  ÇAKAN, R. KÜÇÜK, Erkam yay., İst.,1997, V/363-383&lt;br /&gt;            6. Vecdi AKYÜZ, Mukayeseli İbadetler İlmihali, İst., 1995, I/381-392; II,1-11&lt;br /&gt;7. Komisyon, Kur’an Yolu,  D.İ.B, Yay., Ankara, 2003 (ilgili ayetlerin tefsiri).&lt;br /&gt;            8. Mustafa FAYDA, T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, “Arûbe” maddesi.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bu vaaz projesi Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Mehmet CANBULAT tarafından hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Cum’a, 62/9&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Cum’a, 62/9&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Müslim, Cum`a 17, 18, (I,585).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Müslim, Cum`a 27, (I,587).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Müslim, Tahâret 16., (I,209); Müslim, Tahâret 14, 15, (I,209).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Müslim, Cum`a 40, (I,591).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Buhârî, Cum`a 2, 5, 12, (I,212,213,215);  Müslim, Cum`a 1, 2, 4, (I,579-580).  &lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Buhârî, Ezan 161, (I,208); Cum`a 2, 3, 12, (I,212,216); Müslim, Cum`a 5, 7, (I,580,581).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Tahâret 128, (I,251).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; Buhârî, Cum`a 6, 19, (I,213,218).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Buhârî, Cum`a 4, (I,213); Müslim, Cum`a 10, (I,582).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Buhârî, Cum`a 37, (I,224);Talâk 24, (IV,175); Daavât 61, (IV,166); Müslim, Cum`a 13–15, (I,583-584).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Müslim, Cum`a 16, (I,584); Ebû Dâvûd, Salât 202, (I,636).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Ebû Dâvûd, Vitir 26, (I,635).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/281234940313053360-2969828581941464478?l=gonulsohbetleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/2969828581941464478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/281234940313053360/posts/default/2969828581941464478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gonulsohbetleri.blogspot.com/2008/04/cuma-gn-ve-cuma-namazi.html' title='CUMA GÜNÜ VE CUMA NAMAZI'/><author><name>Bahtiyar</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-281234940313053360.post-7519913186137179070</id><published>2008-04-15T23:13:00.000+03:00</published><updated>2008-04-15T23:14:30.970+03:00</updated><title type='text'>REGAİB KANDİLİ</title><content type='html'>&lt;strong&gt; a.     Regaib kelimesinin  Anlamı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatımızda her an gördüğümüz trafik ikaz levhaları gibi insan hayatında da belirgin işaretler ve dönüm noktaları vardır.  Bunlar, belirli günler, kandiller ve bayramlardır.&lt;br /&gt;Kandiller zincirinin ilk halkası olan Regaip Kandilindeki “Regâip” kelimesi, Arapça bir kelime olan "re-ğa-be" kökünden gelmektedir. "re-ğa-be", kelime olarak, elde edilmesi arzu edilen değerler, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir.&lt;br /&gt;Zamanın her anı değerlidir ve boşa harcanan zamanın telafisi mümkün değildir. Bu nedenle insan ömrünün her anı çok değerlidir. Ancak bazı zamanlar vardır ki onların kıymeti diğer zamanlardan daha fazladır. Regaip gecesinin içinde bulunduğu Recep ayı da bunlardan biridir. Halk dilinde "üç aylar" olarak anılan rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir mevsime girişimizin habercisidir. Milletimizin “kandil” olarak adlandırdığı bu geceler, gönül evlerimizi aydınlatan ışıklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihimizde Osmanlı padişahı II.Selim döneminde (1566-1574) camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı için bu gecelere kandil geceleri denilmiştir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Regaip kandili bilhassa 18. asırda, tekke ve zaviyelerde gösterişli törenlerle kutlanmış, tasavvuf ehli olan şairlerce bu gece için "regâibiye" denilen şiirler yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul ederek çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Regaibin diğer kandillerden farklı oluşu hem Recep ayında bulunması hem de Cuma gecesi oluşudur. Ayrıca Recep ayının hususiyetlerinden birisi de Regaib Kandili ve Mirac Kandili olarak bilinen iki kandilin bu ayda bulunmasındandır.&lt;br /&gt;Bu günler ve geceler, kendimizi denetleme ve değerlendirme bakımından önemlidir.&lt;br /&gt;Regâib kelimesi Kur'an'da “Regaib” şeklinde geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terim olarak Regâib, Türkçe’de kandil dediğimiz mübârek gecelerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b.     Regaibin Vakti ve Receb Ayı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakti: Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Recep ayının, Müslümanlar arasında kutsal kabul edilen ilk cuma gecesi Regaib Kandilidir.&lt;br /&gt;Bu gecede Yüce Allah'ın rahmet, bağış ve yardımlarının dağıtıldığına inanılır. Diğer bir ifadeyle bu ümit ve inançla Yüce Allah’a ibadet edilir. &lt;br /&gt;Kur’an’da haram aylar diye anılan dört aydan bir tanesi Recep ayıdır."Haram Aylar"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; kavramına gelince kamerî aylardan Zi'l-Ka'de, Zi'l-Hicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. İnsanların güven içinde Hac ibadetini yapabilmeleri için "Haram aylar" ile ilgili hükümler ta Hz. İbrahim (a.s.) zamanında konulmuştur. Hz. İbrahim(a.s.) ve oğlu Hz. İsmail(a.s.) den bu hükümleri alan halk onları devam ettirmiştir. Bu sebeple Cahiliyye döneminde haram aylara girildiği zaman bunların kutsallığına karşı gösterilmesi gereken saygının bir işareti olarak insanlar savaşmaktan ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı.&lt;br /&gt;İslam dini ulaştığı toplumlarda prensip olarak var olan iyi ve güzel uygulamalara dokunmaz. Aslı Hz. İbrahim(a.s.)'e dayanan temel amacından uzaklaştırılmış olsa da bu aylarda savaşmamak gibi güzel uygulamaları İslam dini sürdürmüş, bu aylarda kendilerine savaş açılmadığı sürece Müslümanlar müşriklerle savaşa girmemişlerdir.&lt;br /&gt;Kur'an-ı Kerim'de "Haram Aylar"a saygı gösterilmesi emredilmektedir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;.Bu aylarda her Müslümanın yapması gereken belirli ve zorunlu  görevler yoktur. Bunun yanı sıra Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Recep ayı girdiği zaman : "Allahım Recep ve Şaban'ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazan ayını bize mübarek eyle (Ramazan'a kavuştur) " diye dua etmişlerdir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;. Ayrıca bu mübarek aylarda çokca oruç tutmuşlardır.Said İbn Cübeyr’den (r.a.) nakledildiğine göre: “Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas (r.a.)’yı dinledim şöyle demişti: “Rasulullah (s.a.v) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;c.     Regaibin Değerlendirilmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Regaib kandilinin gündüzünü oruçla gecesini de ibadetle, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmek çok sevaplıdır. Dualarımızda şuurlu bir Müslüman’a yakışır şekilde, ümmetin hayrı saadete kavuşması için dua edilmelidir. Efendimiz (s.a.v.) buyurular ki;&lt;br /&gt; "Beş gece vardır ki onlarda yapılan dualar geriye çevrilmez. Recebin ilk (Cuma) gecesi, Şabanın ortasında bulunan gece, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı geceleridir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;. Bu sebeple Müslümanlar bu geceyi hep ihya etmişlerdir.&lt;br /&gt;Dua ne zaman yapılırsa yapılsın, kulluğumuzu yaratanımıza ifade etmektir. Efendimiz bunu bir kutsi hadisle şöyle ifade etmiştir:&lt;br /&gt; Enes b. Malik (r.a.) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:&lt;br /&gt;“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.&lt;br /&gt;Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.&lt;br /&gt;Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca dinimizde kutsal sayılan, birçok hikmetli olayların anıldığı bu özel günleri, biz hanımlar, ailemizin gündemine taşıyalım. Küresel emperyalizmin dayattığı özel günlerde hediyeleşmek yerine Efendimiz (s.a.v.)’in sünneti olan bu güzel adeti kandillerde yapalım. Arkadaş veya akraba gruplarıyla bir araya gelerek bu özel günlerin önemi ve hikmeti hakkında konuşalım. Çocuklarımızın bu konuşmalarda  bulunmalarını ve sorular sormalarını temin edelim. Çocuklarımız için pasta börek gibi özel ikramlar hazırlayıp kutlama yapalım.  Mübarek bir geceyi kutladığımızı anlatalım. Bu vesile ile onlara namazı ve duayı öğretelim.&lt;br /&gt;Bu  tür mübarek gün ve geceler maneviyatımızın kuvvetlenmesine, aile içi iletişimin, cemaatle yakınlaşmanın artmasına, çocuklarımıza dini eğitim vermemizin son derece kolaylaşmasına vesile olur. Bu mübarek günlerde uzaklardaki dostlar ve yakınlarımızla telefonlaşmak veya mesajlaşmak suretiyle konuyu bütün ümmetin gündemine taşıyalım.&lt;br /&gt;Recep ayında idrak ettiğimiz ilk kandil olan Regaip Kandilinde işlediğimiz güzel  amellere kandil sonrasında da devam etmeliyiz.&lt;br /&gt;Zira bu konuda Mesrûk (r.a.)’nın anlattığına göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;سَأَلْتُ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَىُّ الْعَمَلِ كَانَ أَحَبَّ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتِ الدَّائِمُ‏.‏ قَالَ قُلْتُ فَأَىَّ حِينٍ كَانَ يَقُومُ قَالَتْ كَانَ يَقُومُ إِذَا سَمِعَ الصَّارِخَ‏&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) 'ye sordum:&lt;br /&gt;"Resullullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'a göre hangi amel efdaldi ? ''&lt;br /&gt;Bana: "Devamlı olan !"diye cevap verdi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbim bu mübarek geceleri en güzel şekilde değerlendirmeyi, hakkıyla feyizlenmeyi nasip eylesin. Burada buluştuğumuz gibi bizleri Efendimiz (s.a.v.)’in Havz-ı Kevserinin başında buluştursun.(Amin)&lt;br /&gt;III-           Konu İle İlgili Bazı Ayetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَر شَهْراً فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ  مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV-           Konu İle İlgili Bazı Hadisler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Recep ayı girdiği zaman :&lt;br /&gt;إذا دخل رجب قال: اللهم بارك لنا في رجب وشعبان، و بارك لنا في رمضان َ.&lt;br /&gt;"Allahım Recep ve Şaban'ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazan ayını bize mübarek eyle (Ramazan'a kavuştur) " diye dua etmişlerdir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=281234940313053360#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; حدثنا إبراهيم بن موسى، ثنا عيسى، ثنا عثمان -يعني: ابن حكيم- قال: سألت سعيد بن جبير عن صيام رجب فق
